Barack!


Terörle mücadele hız kesmeden devam ediyor. Temmuz'dan bu yana 5 bini aşkın terörist etkisiz hale getirildi.
Nusaybin'de pazar günü askeri timin arama için girdiği evde meydana gelen patlama sonucu bina çöktü. 5 asker yaralanırken enkaz altında kalan bir yüzbaşımız da şehit oldu.
Yaklaşık birbuçuk ay önce de aynı olayın benzerini Diyarbakır Sur'da yaşadık.
Güvenlik güçlerimiz bir binaya girdiklerinde tuzaklanmış bir bomba patlayınca çöken evde 3 askerimiz şehit oldu. Ve bu iki olayın aynısı Kobani'de de sık sık yaşanıyor. Mesela bir yıl önce DAEŞ'in Kobani'de ele geçirdiği Mıştenur Hastanesi, aynı yöntemlerle YPG tarafından içindekilerle birlikte havaya uçuruldu.
Yukarıdaki bilgileri alt alta sıralayan Amerika'nın Sesi VOA internet sitesi şu soruyu gündeme getiriyor; "Peki Türkiye'nin Güneydoğu'sunda güvenlik güçleriyle çarpışan PKK'nın gençlik örgütü YPS bu taktikleri nereden öğrendi?" Kobani ile Güneydoğu'da yaşanan olaylar arasında başka benzerlikler de olduğunun altını çiziyor ve şöyle sıralıyor;Sokakların tuzaklanması, keskin nişancılara karşı perdelerin çekilmesi... Bu uygulama DAEŞ'e karşı ilk Kobani'de denendi, kayıplar önlendi. Evlerden evlere geçiş için gedikler açılması, havadan keşfe karşı yatay perdelerin çekilmesi de Kobani yapımı. Amerika'da hükümete yakınlığı ile bilinen bu internet sitesinin sorusu ve açıklamaları adeta itiraf gibi... Tabii durumu kurtarmak için, eğitimin Halep'ten gelen bir grup tarafından Kobani'de verildiğinin altını çizerek "ABD'nin hiç suçu yok" demeye getiriyorlar. Satır aralarında ise Kobani'ye savaşmaya gidenlerin, geri gelerek Sur, Nusaybin, Yüksekova gibi ilçelerde savaştığını ve eğitim verdiğini anlatıyorlar. Yani tuzaklama ve bina çökertip, askerlerimizi şehit etmenin PATENTİ Kobani'ye ait. İşte Amerika'nın anlayıp da trene bakan anlamaz göründüğü nokta bu. Suriye'deki PKK'lıları çok seviyorlar. Suriye tarafına geçip eğitim alan her PKK'lının üniformasına PYD kamuflajı yapıştırıp, "Bizim müttefikimiz" diyorlar. "Görmüyor musunuz, Suriye'ye geçersen adın PYD-YPG oluyor" diye de bir yutturmaca sarmalını öne sürüp aklımızla alay etmeye kalkıyorlar. Güya biz safız ya! Kobani'de eğitim alıp, gelip Sur'da, Nusaybin'de terör estirene de "Aaa ayıp, bizim PYD ile bunların alakası yok" diyecek kadar trene bakan öküz takılıyorlar.
Bakın ne diyor Beyazsaray'a yakın internet sitesi; "YPG'nin IŞİD'e karşı kullandığı taktikleri, şimdi Türkiye'deki YPS güvenlik güçlerine karşı kullanıyor.
Yetkililerin söylediği gibi Türkiye'de çatışanlar Kobani'den gelen YPG'li mi ya da YPG tarafından mı eğitildi?
" Evet, siz ne kadar "Halep'ten gelen bir grup öğretti" diye kılıf bulsanız da, Türk askerini tuzaklanmış evlerde şehit eden bombaların yapımından, kurulmasına kadar tüm eğitim KOBANİ'DE VERİLDİ. Kobani'de kim var?... PKK'nın Suriye kolu PYD-YPG...
Peki o PYD ve YPG ile müttefik olan kim?
Tuzaklanmış bomba, perde germe, hendek açma eğitiminin verildiği Kobani'ye toz kondurmayan Amerika Birleşik Devletleri.
Bak senin internet siten yazıyor Başkan Obama!!! Adamlar Kobani'de tuzaklanmış bomba OKULU kurup, mezun ettiklerinin bir bölümünü Türkiye'ye ihraç etmişler.
Şimdi bize şu soruyu yöneltmek düşmez mi? "Müttefikin Türkiye'ye terör ihracatına mı başladın?" Bize yardımcın Joe Biden'i gönderip, insan hakları ve hukuk dersleri vermeye kalkıyorsun! Peki tuzaklanmış bomba eğitimlerinin verildiği Kobani'deki terör okullarından ülkemize ÖLÜM makineleri gönderen PYD'ye nasıl sahip çıkıyorsun? Bu mudur İnsan hakları ve hukuk? Bak senin siten yazıyor... "Sur ve Nusaybin'de bina çökertip, asker öldürten eğitimler Kobani'de verildi" diye. Hani o çok sevdiğin PYD'nin Kobani'si ha... Sakın şimdi de "Şeyy orası Tel Abyad" demeyin. Bize eski adıyla gelmeyin... Kelimelerle, harflerle "MÜTTEFİKİM" dediğiniz Türk halkını kandıracağınızı mı zannediyorsunuz?
Çünkü komik oluyorsunuz. Gülünecek durumlara düşüyorsunuz. Kobani'deki, o Sur'a, Nusaybin'e, Cizre'ye, Yüksekova'ya saldıranların eğitildiği terör okullarını ABD Savunma Bakanlığı'nın SAVAŞ UÇAKLARI korumuyor mu? Ne diyorsun sayın Obama? Sakın bana "Benim adım Barack" deme!
Barack bu harflerle, teröre branda germe ayaklarını!


Bekir Hazar

Sur ve Terörün Tutsak Ettikleri



Terörün toplumları nasıl tutsak hale getirebileceğini anlamak için Sur örneğine bakmak yeterli olabilir.

Sur’un terör ve şiddete maruz kalan altı mahallesi, bundan bir yıl önceki yer değil. Ne yol kalmış, ne barınak, ne de yaşam emaresi. Kurtarılmış bölge yaratmak için yola çıkan PKK terör örgütü, Sur’da yaşayan, iş yeri olan binlerce ailenin her şeyini kaybetmesine yol açmış. İnsanların evlerini, sanayi tipi tüplere eklenen şeker ve gübre gibi maddelerle yaptıkları tahribat gücü yüksek bombalarla yıkmışlar. Yıkmışlar ki, hepsi birer barikat olsun ve güvenlik güçleri buralara giremesin diye.
Bugün güvenlik güçleri, girilmesi istenmeyen yere girmiş durumda. Giremeselerdi bile, zaten o bölgede kimse kalmamış olduğundan PKK mücadeleyi adına sürdürdüğü bir kitle bulamayacaktı. Sadece savaşanların kaldığı, evsiz barksız kalan ailelerin kendilerini yakınlarının ya da devletin sağladığı yerlere attığı ölü bir bölge var. Kısaca PKK Sur’da, adına savaştığını iddia ettiği Kürtleri tutsak almış. Sokağa çıkma yasakları, çatışmalar, bombalar, delik deşik olan yollar Diyarbakır’ın diğer mahallelerinde fazla iz bırakmamış; çoklukla Sur’da yaşayanlar mağdur olmuş. Ayrıca, Sur’da yaşayanların gelir düzeyi düşünülürse, belki de en fazla fakirlerin mağdur olduğunu söylemek mümkün.
Tepkilerin tutsak edilmesi
Terörün zihinleri de tutsak aldığına şüphe yok. Sur’da çatışmalar sürerken, bombalar patlayıp mermiler uçuşurken Diyarbakır’da hayat fazla bir şey yok gibi devam etmiş. Kahveler dolu, iş yerleri açık, alışveriş merkezleri kapalı değil, çocuklar parklarda oynuyor.
Sur, PKK ile güvenlik güçleri arasındaki bir mesele gibi algılanmış. Şehrin çoğunluğu yaşam koşullarından, bazı ufak lükslerinden, kendi sokağının sükunetinden, işinden ve gücünden vaz geçmek zorunda kalmamak için seyirci kalmayı tercih etmiş. Kimse, Madrid’de yaşanan terör eyleminden sonra 1 milyon insanın el ele tutuşup protesto yaptığı gibi bir sivil terör protestosu yapmaya cesaret edememiş. Muhtemelen bir kısmı PKK’dan fena korkmuş. Sur’da olanlara içi yansa da, olanları hiç onaylamasa da, buna tepki gösterdiklerinde PKK’nın kendilerine de zarar vereceğini, ya da kendilerine zarar verilmesine yol açacak işleri başlatacağını düşünmüş.
Diyarbakır’da yaşamayan bizlerin de aklına Sur’un etrafını çevirecek el ele oluşturulmuş bir halka yaratmak gelmemiş. Terör, hepimizi tutsak almış. Yaşanan tüm olaylar, zihinlerde devlet-terör örgütü ikilisi içine hapsolmuş; iki hat arasına sıkışmış, bu sıkışmadan bunalmış kesimlerin ruh hallerine pek de bakılmamış.
Zihinlerin tutsak edilmesi
Terörün yarattığı tutsaklık, dile de yansımış. PKK, kazandığı her boş sokağı zafer sayarken güvenlik güçleri de o sokakları geri almayı  başarı olarak kaydetmiş. Bubi tuzaklarını sökerken kullanılan “temizleme” kelimesi, genel bir kullanım haline gelivermiş. Ölüme duyarsızlık, PKK adına vuruşan çocukta da, yanı başında silah arkadaşını yitiren güvenlik görevlisinde de gözlemlenir olmuş.
PKK, ölüme duyarsızlaşmış bir kesimle bağımsız bir alan kurabilir mi, bu onların sorunu. Ancak gözlemlenen o ki, çatışmaların yaşandığı her yerde ailelerin, güvenlik güçlerinin, işini-aşını kaybedenlerin, hatta hiç bir şeyini yitirmeyenlerin yeniden ölüme duyarlı hale gelmelerini sağlayacak bir rehabilitasyon sürecine ihtiyaç bulunuyor.
Sur, örneklerden sadece bir tanesi. Bu tür çok katmanlı sorunlar da, sadece bir bölgede yaşayanların veya şu ya da bu partinin sorunu değil. Terörün bizleri tutsak almasına izin vermemek için belki de sadece sokağı dinlemek ve sorunların hepimizin sorunu olduğunu hatırlamak yeterli.

Prof. Dr. BERİL DEDEOĞLU
Galatasaray Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler
http://akademikperspektif.com/2016/03/21/sur-ve-terorun-tutsak-ettikleri/

Malın sahipleri


Malın sahipleri

İngilizler'in Diyarbakır Sur aşkı bitmiyor. Milletvekillerini gönderip tahrik operasyonları yaptılar. Şimdi de gazetecileri Sur'a kamp kurdu. İngiliz Guardian gazetesi, PKK'nın HENDEK projesinde kaybetmesinden dolayı çok üzgün. Bir ağlamadığı kalıyor. Röportajlar yapmış, sayfalarından "AB Sur'daki PKK'lılara sahip çıkmalıydı.
Mülteci akınından korktukları için Kürtleri sattılar, terk ettiler" diye bağırıyor. "AB bizi sattı" diye Guardian'a malzeme olan Sur'da yaşayan bir PKK sempatizanı...
Ne de güzel söylemiş aslında... Evet, adamlar seni gelip kullanırlar...
Çıkarlarına ters düşüyorsa hiç düşünmeden satarlar. PKK, kullanılan ve gerektiğinde satılan bir maşa olduğunu, pazarlık masalarında Türkiye'ye karşı 30 yılı aşkın bir süredir meze yapıldığını biliyor. Kandırdıkları gençlere "Biz kullanılıp satılacak bir örgütüz mü" diyecek halleri yok. Sahipler, çıkarları için analarını bile satarlar. Kuzey Irak petrolleri ve doğalgazını Kürtlerle birlikte dünyaya taşımaya başladığımızdan beri, terörü azıttırıp Ankara'nın üzerine saldılar. Delirdiler Kürtlerle ortak iş yapmamıza. Baltalamak için Türkiye'ye saldırttıkları PKK şimdi de, Kuzey Irak Kürtleri üzerinde katliam yapmak için harekete geçti. Bunu ben söylemiyorum.
Barzani yönetimindeki hükümetin İçişleri Bakanlığı'ndan önceki gün geldi bu açıklama.
O açıklamada "PKK'nın yakında bazı şehirlerimize saldıracağını öğrendik.
Elimizde belgeler var" deniyordu.
Görüldüğü gibi Kuzey Irak Kürtleriyle kolkola verip onların yaşaması ve ayakta kalması için büyük mücadele veren bir Türkiye var ortada.
Yani bu ülkenin bir "KÜRT" sorunu yok.
PKK'nın hem bu ülkedeki Türkler ve Kürtler ile hem de K.Irak'taki Kürtlerle sorunu var.
Sorun; kullanım ihtiyacından kaynaklanıyor.
Şimdi Suriye'de terör örgütünü hem ABD hem de Ruslar kullanıyor. Çok da güzel bir paylaşım yaptılar. Kobani tarafındaki Kürtler Washington'a bağlandı. Doğu'da kalan Afrin bölgesi ise Küçük Moskova oldu.
Putin kendisine kalan Afrin bölgesindeki Kürtleri, Türkmenlerin ve Özgür Suriye Ordusu'nun üzerine sürüyor. Sırf Esad'ın hayatta ve ayakta kalması için Rusçu Kürtler öldürtülüyor. Amerika'da "Haydi bakalım saldırın İŞİD'e ölün" diyerek Kürtlere başka bir alanda mezar açıyor. Washington şu aralar PYD'ye "Rakka'ya girin" diye büyük baskı yapıyor. PYD ise, dibine kadar kullanıldığını bildiği için bu operasyona girmek istemiyor şimdilerde. "Ne işimiz var Rakka'da" diye açıklama yapıyorlar.
Girmezler ve kendilerine açılan mezar çukurlarına uzanmazlarsa sopa gelecek.
Çünkü kullanılanların asla "Satma hakkı" yoktur. Ancak ve ancak kullananlar satma hakkına sahiptir. Son cümleyi "Sahiptir" diye bitirdim. Evet adamlar "SAHİP", sen terörist kölesin. DHKP-C'nin de İstanbul'daki saldırılarına bu açıdan bakmak lazım. Bu terör örgütünü Avrupa kurup, besledi.
Perde arkasında Alman istihbaratı vardı.
Onun için bu örgüt, sık sık Amerikan konsolosluklarına saldırıyordu. Ancak Suriye'deki iç savaş dengeleri değiştirdi.
DHKP-C gitti PYD ve Esad ile ortak oldu, Şam'la birlikte hareket etti. DHKP-C'nin ortağı PYD olunca da otomatikman ABD de örgütle dolaylı yoldan işbirliği çarkının içine girmiş oldu. Terör örgütüyle yola çıkarsan, başkaları da leblebi gibi sana katılır yolculukta. Şu anda bölgede kimin eli kimin cebinde fazlasıyla belli. Adamlar asker göndermeden terör örgütleriyle ülkelere giriyor, dizayn ediyor, pazarlık masalarında piyonları öne sürerek "ŞAH"ı istiyor. Bizim muhalefetin dünyadan haberi yok. İstanbul'da otomatik silahlarla saldıran DHKP-C'li daha önce Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın katıldığı toplantıda pankart açıp hapse mahkum olmuş. O dönemde HDP ve CHP milletvekilleri ayağa kalkıp, teröriste kalkan olup kanat gerdiler. Hele sevgili Gürsel Tekin'in söyledikleri var ki, of aman yani... O sahip çıktıklarının bir terörist olduğunu hissedemeyecek kadar acizler. Polisimize, dolayısıyla Devletimize saldırabileceklerini öngöremeyecek kadar bu ülkeden uzaklar. ABD şimdilerde İran'ı yavaş yavaş koltuğunun altına alıyor. 250 milyon Şii'yi, 1 milyar 250 milyon Sünni'nin üzerine sürerek sopa gösterip, Ortadoğu'yu dizayn edecek. Geçmişte terör örgütü ilan ettikleri Hizbullah'ın başında onlarca İranlı Generalin Suriye'de ölmesine alkış tutuyorlar.
PYD-PKK-DHKP-C, Hizbullah, IŞİD ne varsa hepsi ileride masalarda SATILMAK üzere tezgahlara kondu. Terör tüccarları, malın başında avuç ovuşturuyor.

Bekir Hazar

Teröre Destek Bildirisinin Arkasındaki Akademik Saik!


Kamyonete yüklenen ve daha sonra da emniyet lojmanlarına doğru sürülerek patlatılan çoluk çocuk kadın can alan bir ton BOMBAYI görmezden gelmek, akademik körlükle değil, ancak ideolojik körlükle açıklanabilir.
Heidegger’in öğrencisi ünlü filozof Hannah Arendt ister entellektüel, ister aydın olsun böyle bir körlüğü, “stupidity” yani “budalalık” veya “aptallık” sıfatıyla değerlendirir. Arendt kendi hocası Heidegger’in Nasyonal Sosyalistlere verdiği desteğin nedeninin de sözünü ettiği bu budalalık olduğunu söyler. Yalnızca Arendt değil, Alman filozof Voegelin de böyle insanlar için benzer bir kavram kullanır. Bu filozofların “budala” kavramıyla dile getirmek istedikleri şey budalalığın kelime anlamı değildir sadece. Budala kavramı burada felsefi bir kavram olarak karşımıza çıkar.  İdeolojik körlüğe sahip, budala insan gerçekliği algılamayı reddeder ve ısrarla önündeki gerçekliği çarpıtır. Arendt’in deyişiyle “düşünme yoksunu”dur. Doğru yargıda bulunamaz.
Bununla birlikte geçenlerde devletin Sur, Cizre, Silopi gibi Doğu bölgelerinde katliam yaptığını iddia eden skandal bildiriye imza atan akademisyenlerin durumu yalnızca bu ideolojik körlükle, budalalıkla açıklanabilir mi?
Ben yalnızca bununla açıklanamayacağını düşünüyorum. Eğer bu bildiri PKK yahut KCK bürolarında hazırlanıp imza dolaşımına sokulmamışsa (henüz bununla ilgili bir kanıt ya da açıklama yok ve “bütün imzacıları” örgütle ilişkisi olmakla suçlamak saçma diye düşünüyorum. Bazı hocaları örgütle bir ilişkileri olmadığını bilecek kadar yakından tanıyorum ve tez yazma sürecimde fikirlerinden istifade ettiğim kıymetli hocalardır) aydınların bu hareketinin başka sebeplerin olabileceğini de düşünebiliriz.
Bence imzacı akademisyenlerin teröre resmen arka çıkan böylesine skandal bir bildiriye destek olmalarının en önemli sebeplerinden birisi, AK Parti ve özellikle de cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın (yasanın kendisine tanıdığı hakla rektörleri üniversitelere atamaktadır) üniversiteler üzerindeki hâkimiyetinin, üniversitelerdeki kendi hâkimiyetlerine son vereceği endişesini taşımalarıdır. Mevcut İktidarın ve cumhurbaşkanının, üniversitelerimizde hâkim sol, sekülerist çizgiyi İslami bir çizgiye doğru kaydıracağı, en azından bu istikamette kadrolaşacağı, sözde seküler eğitimimizi (pozitivist ve sekülerist eğitimin kendisinin dinsel olduğunu görmeksizin -bu hususta baya bir yazıp çizmişliğim vardır. Yayınlarıma bakılabilir ) dinsel bir kisveye büründüreceği korkusunu taşımalarıdır.
Kendi dinselliklerinin, dini dünya görüşlerinin -çok sevdikleri adeta taptıkları Aydınlanmacı düşüncelerin kendisi de Hristiyanlığın yerini almaya çalışan vekil din, yedek bir din özelliği taşımaktadır – karşısına çıkan İslami, dini dünya görüşünden kaynaklı yersiz endişeleri onları Örgütün çizgisine taşımış olabilir. En azından ben akademik camianın bu bildiriye imza atmasındaki temel saiklerden birisinin bu olduğunu düşünüyorum. Bildirinin derinlerinde yatan bu temel saik bildiride tek bir kelimeyle adı dahi geçmese de onların İslam karşısındaki ve üniversitelerde kadrolaştıklarını düşündükleri islamcılar veya muhafâzakarlar karşısındaki korkuları ve nefretleridir.
Bildiriye imza atanların bazılarını tanıyorum ve onların endişelerini anlıyorum. Kendi zaviyelerinden baktıklarında hissettikleri otorite kaybı, üniversitelerde istediğin gibi at oynatamama açıkçası böylesine bir çaresizliği doğurdu. Son seçimlerde alınan kırk dokuz buçukluk oy oranı moralleri bozdu ve arzuladıkları  iktidarın halkın eliyle hiçbir şekilde gelmeyeceğine dair umutsuzluk bu kesimde tamamen hakim hale geldi. Demokrasiye sabredemeyenler sansasyonel bildirilerle iktidarı dışarıdaki egemen güçleri davet ederek yıpratma, sıkıştırma ve kendilerini de bu sayede gündeme getirme yolunu izlediler.
Eğer kafaları Fransa’daki meşhur Dreyfus davasını sahiplenen Emil Zola gibi bir kahraman olma sevdasıyla dolu değilse ve PKK ile ilişkileri “doğrudan” olmadığına göre sıkıntının mevcut iktidardan duyulan rahatsızlık olduğu çok açıktır. Ancak birileri bu aydın takımına yapılacaksa eğer mücadelenin böyle yapılamayacağını söylemek zorunda. Böyle bir bildiriye imza atmak yerine daha demokratik bir anayasa için talepte bulunan bir bildiriye imza atsalar ve bunun için dört koldan çalışarak iktidarı sıkıştırsalardı demokratik bir anayasaya uygun işleyen özerk ve özgür üniversitelerde, kendi bekalarını da kolayca sağlama almış olurlardı. Onların yapacakları iş, iktidarı demokratik bir anayasaya yalnızca kendilerinin değil, iktidarın da ihtiyacı olduğuna ikna etmeye çalışmak olmalıydı.
Ancak asıl soru şudur: İmzacı akademisyenler kendileri için istedikleri özgürlükleri başta ifade özgürlüğü olmak üzere, muarızı oldukları kesimler için istiyorlar mı? Yoksa sadece kendilerine mi özgürler? Madem dedikleri gibi ifade özgürlüğü devleti ve kamuoyunu şok edici fikirleri kapsıyor mesela devlet üniversitesinde görev yapan ve radikal İslamcı görüşleri olan bir grup akademisyen birden fazla eşle evliliği, çarşaf ve peçenin üniversitelerde serbest olmasını, tarikatların açılmasını ya da İslami bir anayasayı savunan bir bildiriyi imzalayıp kamuoyunda yayınladığında ve arkasından kolluk kuvvetleri tarafından kovuşturulduklarında sözde barış bildirisine imza atan arkadaşlar kendi bildirileri gibi bu bildiriyi de ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirip savunacaklar mı? Yoksa sözü edilen akademisyenleri ivedilikle DAEŞ’çi olarak mı yaftalayacaklardır?
Doç. Dr. BENGÜL GÜNGÖRMEZ
Uludağ Üniversitesi, Sosyoloji