AKP’li fırıldakların fitnesi işe yaramayınca buna sarıldılar



Merhum Cemil Meriç'in “Bir Dünyanın Eşiğinde” kitabında okuduğum bir dize orta mektep yıllarından hafızama kazınmıştı: “Birbirini gerçekten seven iki kişiden biri ölürse eğer, gerçekte ölen hayatta kalandır…

Annemi kaybettiğim gün bu söz bile anlamını yitirdi.

Hayatta kalmak neydi ki?

Hele ki anne kim, çocuk kimdi?

O gün Sezai Karakoç üstadımızın “Anneler ve Çocuklar” şiirindeki, “Anne ölünce çocuk / Çocuk ölünce anne” dizesinin künhüne vardım.

Bundan 11 yıl mukaddem bir Çarşamba günü Yeni Şafak'ta yazmaya başladıktan bir ay sonra annemi kaybetmiştim, lakin yazmayı aksatmamıştım.

Yazmak iyi gelmişti, inşirah buldum, ayakta durdum.

Bu sefer olmadı, bir ayı aşkın süre yazamadım. Zira en yakınım 2 “canım” için hastaneden hastaneye koştum durdum. Bir “canım” çok şükür iyi, diğer “canım” yoğun bakımda. Dua beklerim.

Bu süre zarfında her şeyle irtibatım kesildi. Telefonla, internetle, gazeteyle…

Öyle bir derde duçar oldum ki o dert dünyam oldu. Aynı gezegende yaşamak aynı “dünyada” yaşamak değilmiş, anladım.

Bu öyle bir dünya ki, insanların siyasi düşüncelerinin de sosyal sınıflarının da hiçbir önemi yok.

Misal: kim olursa olsun hasta yakınlarıyla şappadak kaynaşıyor, bin yıllık tanış gibi dertleşiyor, birbirinize yardımcı olmak için öylesine çırpınıyorsunuz ki, anlatamam.

Neyse, daha fazla uzatmayalım, burda keselim.

Bugün günlerden Çarşamba ve 11 yıl öncesinde olduğu gibi: yeniden herkese merhaba.

Onca gün ayrılıktan sonra bir kuru merhabayla geçiştirmek olmaz. Mutat selamımızı çakalım şöyle:

Sağa sola selam, ortaya selam, beylere ağalara, kapıdaki anahtara, kara göze kara kaşa selam, sırdaşa, arkadaşa, demirbaşa, arayana sorana, velhasıl, bilumum okuyuculara selam.

Naçizane yazımıza başlamadan evvel ne olmuş ne bitmiş, şöyle bir taradım.

Şunu gördüm: Gazeteci makulesi için çok velut bir dönemdi; hangi konuya el atsalar salkım saçak…

Gelgelelim, muhalefet yine aynı, hatta daha da geriye gitmiş.

Söylenecek tek söz: Muhalefetiniz batsın!

Öyle bir muhalefet anlayışıyla malul hale geldiler ki, hızla biribirine dönüştüler.

Bunlardaki Erdoğan ve AK Parti düşmanlığını bir geceliğineHeidegger'e zerk etsen sabaha Atilla Taş olarak uyanır; Kant'a zerk etsen Çalışkan Koray.

Profesyonel Erdoğan düşmanları o kadar biribirine benzemeye başladı ki, bugün Can Dündar'la herhangi bir “The Cemaat” yazarını ayırt etmek imkansız.

Bilmiyorum, belki de “görevlerini” yapıyorlar. “Görevleri” aynı olunca haliyle farksızlaşıyorlar.

Gel de şimdi Attila İlhan'ın şu sözlerini hatırlama: “Türkiye'de bir hain kontenjanı var, bu nüfusun yüzde 10'udur… Türk aydını dediğimiz kişi, batının manevi ajanıdır… Şimdi aydınlar haysiyetten önce banka hesabına dikkat ediyor…

Malumunuz, 1 Kasım seçimleri bu aydınların “restorasyon” hayallerini suya düşürdü; hendeklere gömüldükleri için PKK'dan da umudu kestiler. Ekonomik kriz de bir türlü çıkmadı. Aksine, birçok Avrupa ülkesini imrendirecek denli “büyüme hızı” devam ediyor.

Geriye ne kaldı?

İki şey: Biri, AK Parti içinde fitne çıkartmak. Bunun için de AK Partili fırıldakları cesaretlendirmek, bazı gevşek karakterli insanları da pohpohlayıp ileri sürmek…

Lakin olmadı, olmaz.

Olmadığı gibi, Erdoğan'ın liderliğinin daha da pekişmesine neden oldu.

Şunu unutuyorlar: Lider dediğin seralarda veya karanlık odalarda yetişmez.

Tabiri caizse, yedi düvel Erdoğan'a vuracak, sen de erketede bekleyip aradan sıyrılacak, “lider” olacaksın. Canlarım benim ya, sizi kim nerede güzelleştirdi böyle?!

Tek umutları kaldı: Darbe.

Michael Rubin, “Türkiye'de darbe olması durumunda ABD'nin darbecilerle çalışmaya devam edeceğini” söyledi ya, umutları daha da arttı.

ABD'nin Irak'ta başına çuval geçirdiği ve “paralel örgütüyle” kumpas kurduğu Türk ordusu sipariş üzerine darbe yapacak, beklentileri bu!

Olacak şey değil, ama sonuna kadar zorlayacaklar.

Hiçbir şey başaramazlarsa, 28 Şubat darbesi yüzünden milletle ordu arasında açılan yaraların kabuk bağladığı, dahası, milletle ordunun kaynaştığı bu döneme fitne sokmaya çalışacaklar.

AK Parti, sosyal medya cengaverlerine, kendisini destekleyen medyaya veya Meclis'teki aritmetiğe sürgit güvenerek bu hayasız akını püskürtemez.

İçeride, milli birlik ve seferberlik şart…

Dünya görüşü ne olursa olsun önce vatan” diyenleri alabildiğine kuşatacak bir söylem geliştirmek zorunda.

Dışarıda da müttefikleri artırmaktan başka çare yok.

Bu köşede en son yazdığım yazılardan birinde şöyle demiştim. Şayet, Türkiye'nin güvenliği ve istikbali, Rusya ile ilişkilerimizi behemehal düzeltip İran'la sağlıklı diyalog kurmaktan geçiyorsa neden bundan sakınalım ki?..”

Rusya'yla ilişkilerimizi behemehal düzeltmek zorundayız.


Salih Tuna

7 Farkı Bulana Kağıt Helva



Bakmayın siz, terör saldırılarının ardından "şiddetin her türlüsüne karşıyız" girizgâhlarıyla başladıkları "faili belli olmayacak şekilde terörü telin" tiratlarına.
Dertleri günleri terör örgütlerinin kanlı saldırıları sonrası eksiği gidermek. PKK- PYD, DHKP- C, DAEŞ, şu bu, hayatı durdurmak için kentleri kana buluyor. Ertesi gün bu zevat sivil toplum kuruluşlarıyla, siyasi partileriyle, sendikalarıyla bir araya gelip "hayatı durduralım" bildirisiyle genel grev çağrısı yapıyor, sokağı gösteriyor.
Yabancı ülkelerin istihbarat servisleri tetikçi örgütleri eliyle, aralarında çocukların da bulunduğu sivilleri katlederek ülkenin halkına, yönetimine, parlamentosuna örtülü mesajlar veriyor. Kodu açmak medyalarına, gazetecilerine düşüyor. Örgüt saldırıyı üstlenip üstlenmemeye henüz karar verememişken, yaşını başını da almış bir kadın gazeteci çıkıyor, altında kendi imzası olan örgüt ültimatomunu okuyor: "Derhal hükümet istifa etmeli. AKP-CHP koalisyonu kurulmalı..."
Kendisine, "kaçmak için 100 bin dolar nakit ve helikopter de ister misiniz" diye sormak lazım sanırım. Teröristler bombayı kalbimize koyuyor, düğmeye basıyor dönüp arkalarına bile bakmadan gidiyor. Televizyonlardaki, gazetelerdeki, sosyal medyadaki destekçileri de bakmıyor, acımıza henüz yerde yatan ölülerimize...
Başlıyorlar katilin kimliğini gizlemeye, kaçışına yardımcı olmaya. Tecavüzcü erketesi gibi, sıkışınca dikkatleri başka yere çekmeye çalışıyorlar. Eylemi lanetleyemedikleri için, terör saldırıları sonrası her devletin soruşturmanın sağlığı için uyguladığı yayın sınırlamasını kınıyorlar. Bir kişi de çıkıp bunlara "Yahu olay yerinden canlı yayında sansürleniyoruz denir mi, bizi aptal mı sanıyorsunuz" demiyor.
Devlet saldırının ardından makul bir süre geçince teröristin örgütüne ve kimliğine dair delilleri açıklıyor. Başka zaman bomba sesinin aksisedası sürerken "devlet de failleri yine bulamadı ha" diye sırıtan akademikler, bir anda başımıza "gerçeğin rengi gridir" diyen Andre Gide kesiliyorlar.
Tıpkı geçen gece bir TV programında Ankara saldırganına dair hükümetin açıkladığı somut delilere "inanamayan" akademisyen gibi.
Aynen şöyle söyledi: "Sayın başbakanın elinde bu konuda somut istihbari veriler olduğunu varsaysak bile bu açıklamanın bence biraz acele olduğunu düşünüyorum!"
"Allah hocamızın bir anda müridi olduğu agnostisizmine zeval vermesin" diyelim ve geçelim örgütün gönüllü, ücretli ya da eş durumundan avukatlarına. Onların görevi de örgüt saldırdıktan sonra teröristlerin savunulmasında uluslararası hukukta da kullanılabilecek argümanlar üretmek.
Örneğin geçen bir televizyon programında izledim. Bir gazeteci ağabeyimiz, "Şimdi bir defa ne terör ne değil ayırmamız lazım. Burada bomba askeri bir hedefe yönelik yani..." türünden cümleler kuruyordu. Yani'si terör değil gerilla saldırısı diyor kendileri. Dün ATV'deki Kahvaltı Haberleri'nde saldırının yapıldığı noktadan canlı yayındaydık. Bu tezin sahibi ağabeyimiz, olay yerinde, etrafı polis kordonuyla çevrilmiş çocuk parkı görüntülerimizi izlemiş midir dersiniz? Umarım izlememiştir!
Ha bir de Çözüm Süreci'nde devlete "operasyon yapıyor" diye kızarken şimdi silahlar konuşunca bu kez devlete yine "operasyon yapıyor" diye celallenenler var ki onların bir tek ayaklarında mekap'ları eksik zaten.
7 oldu mu bilmiyorum ama üzgünüm yerim bitti. Kaldı ki ne kadar örnek verirsem vereyim bulamayacaksınız, bombanın fitilini ateşleyen teröristten yukarıda saydıklarımın ve sayamadıklarımın farkını.
Bence artık kabul edin. 


Melih Altınok

İşte Erdoğan ve AKP’nin yasakladığı yazı


Günyüzü görmedik; öldük bittik, tükendik; sürekli geriliyoruz, özgürlük yok, her şey yasak, nefes alamıyoruz…


Bunları ve daha bir sürü lakırdıyı dillerinden düşürmüyorlar.

Muhalif” olmak için öyle “iktidarı” köşeye sıkıştırabilecek argümanlar peşinde koşmak veya zihinsel çaba sarf etmek gerekmiyor.

Mezkur lakırdıları peşi sıra terennüm etmek yeterli.

Malumunuz, her gün vird çeker gibi “özgürlük yok veya “diktatör Erdoğan” falan diyorlar. Muhalifliğin yanı sıra müptezelliğe de yelken açanlar, “diktatör bozuntusu” diyecek kadar edepsizleşebiliyor.

Peki, “Diktatör” dedikleri ne yapıyor?

Kişilik katli derecesinde uğradığı hakaretlerden (en hafifi, Yezid, Firavun, katil) şekvacı olarak mahkemeye başvuruyor.

Müptezel muhalif takımı da anında yaygaraya başlıyor.

E tabii, “hakaret etme özgürlüğümüz elimizden alınmak isteniyor” diyecek halleri yok, “ifade özgürlüğümüz sınırlandırılıyor” diyorlar.

Bunda da, kabul etmek gerekir ki, başarılı oluyorlar.

Zira, yaygara ve tezvirat konusunda müthiş bir gelenekleri var.Menderes'i idama götüren sürece taşlar döşemek için “Öğrenciler kıyma makinesinden geçiriliyor” tezvirine imza atanların manevi sulbünden geliyorlar.

Bu ülkede hiç mi sorun yok? Yani sütliman mı her şey?

Elbette değil.

“Çatışmalı ortama” neden olan “hendek terörünü” kim inkâr edebilir?

Ne ki, bu muhalifler, çatışmasız ortamda daha çok gergindiler. Hatta içlerinden birileri, “eyvah çatışmalı ortam elden gidiyor” paniğiyle dağlara vurmuş, biraz daha savaşmaları (yani, Mehmetçik ve polis öldürmeye devam etmeleri) için adeta Kandil'in önüne yatmışlardı.

İşin aslı şu ki, bunların gerginliklerinin esas nedeni, Erdoğan ve AK Parti'nin kazanmaya devam etmesi.

Bu da sandıktan umut kesmelerine neden oluyor.

Umutsuzluk semptomları da çok ağır seyrediyor: Halkı aşağılıyorlar, sandık dışı yolları işaret edecek kadar tozutuyorlar, teröristleri alenen arkalıyorlar, ila ahir.

Gelgelelim, 7 Haziran'da olduğu gibi “blok” hesaplarıyla kazandıkları zehabına kapılınca da, sandık birden çok değerli oluyor. Gerginlikleri de anında dağılıyor, hatta “demokrat” bile oluyorlar.

İçlerinden biri, “İslamcılar dayak yemedi” diye nara atacak kadar “demokratlaşmıştı.”

Bunları biliyorsunuz.

Bir de sonradan “muhalif” olanlar var. Bunlar çok eğlenceli insanlar. En azından ben çok eğleniyorum.

Mesela, sonradan sıkı muhalif olan AKP'li Kültür eski bakanı Ertuğrul Günay bir gazetenin haber müdürüne, “Sen o haberi yapmasaydın, belki ben hâlâ bakandım!” demişti.

Bence, İdris Naim Şahin de, 17-25 Aralık ihanetinin başarıya ulaşacağına inandırılmasaydı, partisinin liderine o ihaneti yapmaz, kuvvetle muhtemel “özgül ağırlıklı” bir milletvekili veya bakan olabilirdi.

Dönemin Star gazetesi de, “Bu kupa Amerika'ya girsin” diyerekFethullah Gülen'e küfrettiği için yazılarına son vermeseydi, Ergun Babahan arkadaşımız da “muhalif” olmazdı.

Demek ki, herkesin bir “muhaliflik” hikâyesi var.

Ben en çok “Ablacığımın” hikayesini merak ediyorum. VaktiyleAbant'a gidenlere verip veriştiriyor, hiç gitmemekle de övünüyordu. Ne zaman ki, Paralel örgüt battı, “Ablacığım” da ölü balık gibiAbant'tan karaya vurdu. Artık nasıl bir hikaye veya nasıl bir çaresizlikse…

Çaresizlik de çeşit çeşit.

Öyleleri de var ki, sırf belirli bir sınıfa mensup olmak belasına “muhalif” ayaklarına yatıyor.

Sözgelimi, adam birinci sınıf mal, ama, AKP'ye çok güzel küfrediyor; anında birinci sınıf “muhalif” katına yükseliyor. Sosyal medyada bu tipler zibil gibi.

Bu tarzın piyasası acayip oluşmuş.

Adamın çektiği film iş yapmayınca “AKP işte bu filme karşı” diye haber yaptırıyor. (AK Parti'nin o filmden haberi bile yok.)

Bir başkası, 3 hafta evvel rating nedeniyle dizisi yayından kaldırılmaya karar verilince, (üstelik, Aydın Doğan'ın bir kanalı bu) final bölümünde, araya şappadak ayakkabı kutulu bir sahne yerleştiriyor, sonra da, “işte bu sahne yüzünden dizimiz kaldırıldı” diye yaygara yapıyor.

Valla güzel iş.

Türkiye’de her şey olursunuz... Bir tek rezil olamazsınız!


Şair-Yazar Murathan Mungan’ın çok güzel bir sözü vardır...

Der ki;
“Türkiye’de her şey olursunuz, bir tek rezil olamazsınız... Çünkü çok kolay unutuyoruz. Örneğin politikada batarsınız, daha sonra müsteşar olursunuz. İş dünyasında batarsınız, kimse hatırlamaz, yeni bir şirket kurarsınız.”
Tam isabet!..
Gerçekten de, Türkiye’de “her şey” olunuyor ama bir tek “rezil”olunmuyor!..
AHH, BİR UTANSALAR!
Şu hâle bakın;
l CHP Genel Başkanı Bay Kemal Kılıçdaroğlu; “3 genel seçim, 2 yerel seçim, 1 referandum ve 1 Cumhurbaşkanlığı seçimi” olmak üzere, “tam 7 seçim” kaybetmiş ama, hâlâ “Genel Başkanlık koltuğu”nda oturmaya devam ediyor ve üstelik, hâlâ “başarı”dan söz ediyor!..
Ya Devlet Bahçeli?..
l MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de; 6 Temmuz 1997’den bu yana “7 genel seçim, 4 yerel seçim, 2 referandum ve 1 Cumhurbaşkanlığı seçimi”olmak üzere, “toplam 14 seçim kaybetmiş”, dahası; 1 Kasım’da; “7 Haziran’daki 40 milletvekilini kaybetmiş” ama, hâlâ diyor ki;
l “Milletimiz koalisyon kurmaktan köşe bucak kaçan AKP’ye tek başına iktidar vizesi ve görevi vermiştir.
Milliyetçi Hareket Partisi ise devlet ve iktidarın tüm imkanlarıyla mücadele ederek, dik duruşunu koruyarak, milli ve tarihi emanetlere sahip çıkarak, dahası tüm tuzakları bozarak, oy ve milletvekili sayısı itibariyle yeterli olmasa da TBMM’de temsil edilme imkanına yeniden kavuşmuştur.(...)
Milliyetçi Hareket Partisi’nin zayıflaması, kaybetmesi ve hatta baraja takılması maksadıyla siyasi tarihimize kara bir leke gibi geçecek her neviden saldırı icra edilmiştir.
Buna rağmen köklü geçmişiyle; şerefli, imanlı, milli ve tavizsiz mensuplarıyla iç içe geçen ve kenetlenen partimiz zalimlerin yazdığı hükmü yırtıp atmıştır.”
l HDP’nin Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise; “siyasette yeni” olmasına rağmen, o da “kaşar”lara uydu!..
Seçimlerden önce; 
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kastederek;
“HDP’nin ölüsü yüzde 13 oy alır... 1 Kasım akşamı olacakları önceden söyleyeyim: Tekrar seçime gittiğine pişman olacak, ‘Keşke ben bu seçimi tekrarlamasaydım’ diyecek. O zaman HDP yüzde 13’tü, şimdi yüzde 15 oldu. O zaman 80 vekil çıkarmıştı, şimdi 100 vekil çıkardı diyecek. 1 Kasım’da halkın iradesine saygı duymadığı için pişman olacak” diyen Selahattin Demirtaş; 1 Kasım’da, sandıktan “tam 21 milletvekilini kaybederek” çıktı ama, kameraların karşısına geçip, sonuçları “HDP’nin zaferi” olarak açıkladı ya, pes doğrusu!..
Murathan Mungan haklıymış!..
Türkiye’de, gerçekten de “her şey” olunuyormuş ama “rezil”olunmuyormuş!..
Bu ne “pişkinlik” Allah aşkına?..
Bu ne “kösele suratlı”lık?!?..
İnsan, utana-sıkıla kameraların karşısına çıkar ve der ki:
“Millet bize bir ders verdi... Ama biz; milleti nerede üzdüğümüzü, nerede hata yaptığımızı tek tek araştıracak, kendimizi affettirmeye çalışacağız!”
Bunu desinler,
Canımın içini yesinler!..
Ama bunlarda “utanma” yok!.. Yüzleri “kösele” kaplı olmalı ki, hiç kızarmıyor!..
İSTİFA ETMESİNLER, ÇÜNKÜ!
Aslında var ya;
Her üç genel başkanın parti tabanlarından ve hatta eski milletvekillerinden “istifa” çağrıları geliyor ama, ben onların istifa etmelerini istemiyorum...
Niye istemiyorum?..
Çünkü, merhum üstad Necip Fazıl Kısakürek der ki;
“Ey düşmanım;
Sen benim ifadem ve hızımsın...
Gündüz geceye muhtaç,
Bana da sen lâzımsın!”
Hele söyleyin;
Eğer, Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve Demirtaş’ın “beceriksizlik”leri olmasaydı,AK Parti bu oy oranına ulaşabilir miydi?..
Onlar beceremedi ki,
AK Parti başarılı oldu...
RAKİPLERİ TOLGA ÇEVİK!
Demek ki, neymiş;
“Gündüz, geceye muhtaç,
Biz de muhalefete muhtacız!”
Ama, bu muhalefete!..
“Kongre”sini, “Kurultay”ını yapmış, “genel başkanlarını değiştirmiş”muhalefete değil!..
Bırakalım otursunlar yerlerinde!..
Bırakalım, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a saldırıp, “Sultan” derken, kendileri; yaşadıkları “hezimet”lere rağmen “saltanat” sürmeye devam etsinler!..
Yerlerinde kalsınlar, “saltanat” görsünler, “koltukları işgal etmeye” devam etsinler ki, başka koltuklara göz koymasınlar!..
Mazallah, “koltuk”larını bir kaybederlerse, ne yapacaklar?..
Bu kadar “komiklik”ten sonra;
“Komedi Dükkânı”na el koyabilirler, Tolga Çevik’i kapı dışarı edebilirler!..
Öyle ya;
Bunlar “genel başkanlık”tan olurlarsa, bundan sonra “Komedi Dükkanı”ndan başka dükkan işletemezler!..
Bunların, AK Parti’ye “rakip” olamayacakları, bir defa daha ortaya çıktı... Bunlar, olsa olsa Tolga Çevik’e rakip olurlar!..
Gerçekten “komik”ler!..
“Çok komikler!”
Tolga Çevik, dikkat etsin kendine. “Komedi Dükkanı”nı elinden alabilirler!..
İSTİFA, YAZARLARA YAKIŞIR!
Dedim ya; yaşadıkları, “hezimet”e rağmen “istifa” etmesinler!..
Hem, “genel başkanlar”dan önce; onlara “yol gösteren” gazeteciler,“akademisyen”ler ve “köşe yazarları” istifa etmeli değil mi?..
l “AKP” lafzını bırakarak “AK Parti” demeye başlayan Zaman ve Hürriyetgazeteleri, seçim sonrasında yaptıkları yayınlarla resmen “beyaz bayrak”açtı. Hürriyet, dün birinci sayfasından bir “mektup” yayınlayarak, “Devlet içindeki her türlü illegal yapılanma ile mücadelede hükümetin yanındayız” mesajı verdi.
l HDP lideri Selahattin Demirtaş’ı CNN Türk’teki programına çıkararak“saz” çaldıran, “HDP’ye oy ver kurtul” altyazısı ile adeta propaganda yapan Ahmet Hakan ise Hürriyet’teki köşesinde Demirtaş’ın PKK’ya karşı gelemediğini ve lider olamadığını yazdı.
l Paralel Yapı’nın Today’s Zaman gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş de bundan sonra Türkçe yazı yazmayacağını, “milletin bunu hak etmediğini” söyleyerek, “rezil olamayanlar” kervanındaki yerini aldı!..
Gördünüz ya;
Kimi kıvırıyor, kimi kıvranıyor!..
Ama “istifa”yı düşünen yok!..
ÇALIŞKAN AKADEMİSYEN!
Hepsi bir yana da;
“CHP’li Akademisyen(!) Koray Çalışkan”a ne demeli?..
Adam, seçimlerden önce; “Paralel İhanet Çetesi’nin televizyon kanalı”na çıktı ve “1 Kasım’da AK Parti’nin yüzde 47 oy alacağını” tahmin eden Adil Gür’e demediğini komadı!..
“Rezil olacaksınız” dedi,
“Şarlatanlar” dedi!..
“Ben siyaset bilimciyim, ben araştırmacıyım” deyip, ekledi:
“Biz bu araştırmaların metodolojisini öğreten insanlarız... Bu adam, nereden çıkarmış yüzde 47’yi?.. AK Parti, kesinlikle yüzde 47 oy alamaz!
Yüzde 47’yi bırak, ona yaklaşamaz bile!.. Yüzde 40’ı bulsun, mutlu olsun!..
O zat, seçimden sonra bir daha araştırma yapmasın!.. Hadi çıksın benimle televizyona... Eğer haklı çıkarsa; bırakırım, ben bu akademisyenliği bırakırım!”
Peki, Koray Çalışkan adlı “CHP’li akademisyen”(!) “istifa” etti mi?..
Etmedi!..
Peki, Adil Gür için “Şarlatan!.. Rezil olacak” derken, kendisi “rezil” oldu mu?.. Ya da, asıl “şarlatanlığı” kendisinin yaptığının farkında mı?..
Hayır, farkında değil!.. “Rezil” olduğunun da farkında değil!..
Ama, Murathan Mungan demiş ya;
“Türkiye’de her şey olursunuz, bir tek rezil olamazsınız!”
Türkiye’de, Koray Çalışkan gibi “CHP’li Akademisyen” olursunuz, Bülent Keneş gibi “Paralelci gazetede Genel Yayın Yönetmeni” olursunuz, Ahmet Hakan gibi; “Aydın Doğan’a garson, Ertuğrul Özkök’e deve yularcısı, Hürriyet’e yazar” olabilirsiniz!..
Evet, her şey olursunuz;
Bir tek “rezil” olamazsınız!..
Çünkü, “rezil” olmak için,
İnsanda “yüz” olmalı!..
“Yüzsüzler”, rezil bile olamaz!.
 ***************************************************************************
2015 yılındayız ama YSK, hâlâ yayın durduruyor!
Yanılmıyorsam, “Üst Kurul”lardan en çok şikâyet eden siyasilerden biri de,Bülent Ecevit’ti!.. 
Türkiye Cumhuriyeti’nin bir “Üst Kurullar Cumhuriyeti” olduğunu söylerdi!..
Haksız da sayılmazdı...
Zira, Türkiye’de, elini sallasan “Üst Kurul”a çarpıyor!.. Yüksek Seçim Kurulu, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Rekabet Kurulu, Sermaye Piyasası Kurulu, Kamu İhale Kurumu!..
Say babam say... 
Her taraf Kurul!..
Kurulmuşlar “Eski Türkiye”nin başına; sürekli talimat yağdırıyorlar!..
Meselâ RTÜK, meselâ YSK!..
“1961 Anayasası Anlayışı”nı hâlâ devam ettiren bu YSK; 2015 Türkiyesi’nde, kalkmış; “Tek kanallı Türkiye yasaları”nı dayatıyor ve“Yayınlarda adil davranmadın” diyerek, “A Haber’e 17 kapatma, Kanal 24’e 2 uyarı 2 kapatma cezası” veriyor!..
Hiç düşünmüyorlar ki; 
Artık sadece TRT yok, artık “özel kanallar” var!.. 
Özel kanallar da;
İstediği partiye, istediği kadar yer verir!..
Heyy YSK’cılar!..
Artık uyanın... 
“2015 yılında”yız!..