Başkanlık Sistemi ile Parlamenter Sistemin Karşılaştırılması — İnfografik

I- BAŞKANLIK SİSTEMİ İLE PARLAMENTER HÜKÜMET SİSTEMİNİN KARŞILAŞTIRILMASI
  • Başkanlık sisteminde, yürütme organı tek kişiden oluşur, o da başkandır. Başkanlık sisteminde, başkanın dışında sembolik bir devlet başkanlığı makamı yoktur. Başkan hem hükûmet hem de devlet başkanıdır. Başkan tarafından seçilen ve meclisçe onaylanan yardımcıları ise, bir kabine oluşturmazlar. Parlamenter sistemde yürütme organı ikili bir yapıdadır; bir tarafta sembolik yetkilerle donatılmış devlet başkanı, diğer tarafta ise başbakan ve bakanlardan oluşan bakanlar kurulu vardır.
  • Başkanlık sisteminde başkan doğrudan doğruya halk tarafından seçilmektedir. Başkan belirli bir süreliğine seçilir ve kural olarak görev süresi bitmeden görevden alınamaz. Parlamenter sistemde yürütmenin etkin kanadı olan bakanlar kurulu genellikle parlamento içerisinden çıkar. Devlet başkanı ise monarşilerde ırsi olarak, cumhuriyet rejimlerinde ise genellikle parlamento tarafından seçilerek göreve gelmektedir.
  • Başkanlık sisteminde başkan, yasama organının güvenine dayanmaz. Başkanın yasama organının güvenine dayanmaması, görev süresi bitmeden kural olarak yasama organı tarafından güvensizlik oyuyla görevden alınamayacağı anlamına gelir. Dolayısıyla başkan yasama organına karşı sorumlu değildir, sadece kendisini seçen halka karşı sorumludur. Parlamenter sistemde yürütme organı yasama organının güvenine dayanır. Parlamenter sistemde devlet başkanının vatan ihanet suçu dışında görevi ile ilgili herhangi bir sorumluluğu yoktur. Ancak yürütmenin sorumlu kanadı olan bakanlar kurulu, yasama organına karşı sorumludur. Yasama organı, çeşitli denetim mekanizmaları ile yürütme organını denetleyebileceği gibi görevden de düşürebilir. Buna paralel olarak belli şartların gerçekleşmesi halinde devlet başkanına da yasama organını feshetme yetkisi tanınmıştır.
-Başkanlık sisteminde bir kimse, yasama ile yürütme organında aynı anda görev alamaz. Bu sistemde yasama ve yürütme organları arasındaki mutlak ayrılık, yürütme organının yasama organının çalışmalarına müdahale edememesini gerektirir. Parlamenter sistemde yasama ve yürütme organları arasında işbirliği olduğu için bakanlar kurulu üyeleri yasama faaliyetlerine katılabilirler, bakanlar genellikle milletvekilidirler.
Yasama-yürütme ilişkileri bakımından parlamenter sistemle başkanlık sistemi arasındaki en önemli fark; parlamenter sistemde hükümetin parlamentonun içinden çıkması ve ancak onun güvenine sahip olduğu sürece görevde kalabilmesidir. Parlamentonun hükümeti her zaman güvensizlik oyuyla düşürebilme imkânına karşılık, hükümetin de parlamentoyu feshederek yeni seçimlere gidebilmesi, parlamenter sistemin asli unsurları arasında yer alır. Yani parlamenter sistemde, her iki organda birbirlerinin hukuki varlığına son verebilir. Başkanlık sisteminde ise ne yasama, yürütmenin hukuki varlığına son verebilir, ne de yürütme yasama organını feshederek yeni seçimlere gidebilir. Bu sistemde başkan ve yasama organı, halk tarafından genel oyla, ayrı ayrı ve sabit süreler için seçilirler ve bu süre içinde diğer organ karşısında bağımsız olarak varlıklarını sürdürebilirler (1).
II- BAŞKANLIK SİSTEMİ İLE PARLAMENTER SİSTEMİN KARŞILAŞTIRILMASI (AVANTAJ VE DEZAVANTAJLARI)
PARLAMENTER SİSTEMİN AVANTAJLARI
Parlamenter hükümet sistemi; kuvvetlerin yumuşak ayrılığına dayanan ve yürütmenin devlet başkanı ve bakanlar kurulu olmak üzere iki ayrı kanattan oluştuğu bir hükümet sistemidir. Bu sistemde yürütme fonksiyonu, sorumsuz bir devlet başkanı ile yasama meclisi içinden çıkan ve aynı şekilde meclis kararıyla düşürülebilen bakanlar kurulu tarafından yerine getirilir. Parlamenter sistemde yürütme ile yasama arasındaki bu organik bağ, onu diğer hükümet sistemlerine nazaran bazı konularda avantajlı hale getirmiştir. Bu avantajlar üç başlık altında incelenebilir:
1) Parlamenter hükümet sistemi esnektir.
Bilindiği gibi başkanlık sistemi, kuvvetlerin sert ayrılığına dayanan, yasama veya yürütme erkinin göreve gelmesi veya görevinin sona ermesine ilişkin sürece diğer erkin müdahil olması mümkün olmayan bir sistemdir. Bu sebeple başkanlık sisteminde, ne kadar kötü yönetim sergilerse sergilesin, başkanın görev süresi sona ermeden, yasama organı tarafından görevden alınması mümkün değildir. Böyle bir imkânın bulunmaması, başkanın otoriter eğilimler gösterdiği durumlarda sistemi güvencesiz bırakmaktadır. Oysa parlamenter hükümet sisteminde bakanlar kurulu ancak yasama organının güvenine sahip olduğu sürece görevde kalabilir. Halk nezdinde itibarını yitirmiş ve kötü yönetim sergileyen hükümeti görevden alabilmek için dört veya beş yıl beklemeye gerek yoktur (2). Parlamento bir kararı ile böyle bir hükümetin görevine son verebilme yetkisine sahiptir.
Siyasal sistemde tıkanıklıklar, sadece yürütme organının beceriksizliği veya kötü niyetinden kaynaklanmaz. Parlamentonun da bu tıkanıklıkların sorumlusu olması her zaman mümkündür. Bu sebeple parlamenter sistemlerde yürütme organına fesih yetkisi verilebilmektedir. Böylece yürütme organı, yasama organı karşısında tamamıyla güvencesiz bırakılmamaktadır. Hükümet parlamentoyu feshederek yeni seçimlere gidilmesine ve iki erk arasındaki uyuşmazlıkta nihai karar için halkın hakemliğine başvurulmasına karar verebilir (3). Görüldüğü gibi hem güven mekanizması hem de fesih yetkisi, siyasi aktörler ve organlar arasındaki krizlerin bir an önce çözüme kavuşturulmasını sağlar; sorunların kronikleşmesine engel olur. Bununla birlikte, günümüzde hükümetin ve meclisin bu yetkilerini ancak çok istisnai durumlarda kullandıklarını kaydetmekte fayda var.
2) Parlamenter sistem kutuplaşmaya yol açmaz.
Başkanlık sisteminde, sistemin doğası tek bir kişiye ait olan yürütme pozisyonunun bölünmesine elverişli olmadığı için siyasi mücadelenin ya hep ya hiç oyununa dönüşmesi kaçınılmazdır (4). Bu oyun, kazananın her şeyi kazandığı, kaybedenin ise her şeyi kaybettiği bir toplam sıfır oyunudur. Bu sebeple başkanlık sisteminde seçimler oldukça gergin bir ortamda yapılmakta, adaylar ve partiler, adeta toplumsal kutuplaşmayı körüklemektedir.
Oysa parlamenter rejimde siyasi mücadelenin dozu, daha düşüktür. Partiler, birinci sırada yer almasa dahi, kabinede bazı bakanlıkları elde edebilmekte ve siyasi süreçteki etkinliğini devam ettirebilmektedir. Tek parti hükümeti kurulduğu durumlarda ise diğer partiler hükümette pay sahibi olamasa dahi mecliste muhalefetini sürdürüp hükümetin denetlenmesine katılabilir ve hükümetin mecliste çoğunluğu kaybettiği istisnai durumlarda, hükümetin düşürülmesinde rol oynayabilir.
3) Devlet başkanı uyuşmazlıkların çözümünde aktif rol oynayabilir.
Parlamenter sistemlerde devlet başkanı genellikle tarafsız ve partiler üstü bir konumdadır (5). Buna bağlı olarak, gerek hükümet içindeki gerekse hükümet ile meclis arasındaki uzlaşmazlıklarda devlet başkanı çözüme ilişkin adımlar atabilir. Devlet başkanının tarafsız konumu, uyuşmazlığın taraflarında güven duygusu oluşturur; bu sebeple çözüme rıza göstermeleri ihtimali daha yüksektir. Oysa başkanlık sisteminde, başkanın siyasi kişiliği sebebiyle, ya başkan uyuşmazlığın bizatihi tarafıdır, ya da çözüm usulü tarafların en az biri nezdinde kabul görmez.
Parlamenter rejimlerde devlet başkanının bir diğer fonksiyonu ise milletin birliğinin ve beraberliğinin bir sembolü olmasıdır. Bagehot’un belirttiği gibi “Millet partilere ayrılmıştır; fakat Taç hiçbir partiden değildir. (6)” (Pek tabi cumhuriyetlerde Cumhurbaşkanı bu vazifeyi üstlenir.) Başkanlık sisteminde ise devlet başkanı sıfatı taşıyan Başkan, milletin önemli bir kısmı tarafından sevilmez ve icraatlarının halkın tamamı nezdinde kabul görmesi pek mümkün değildir.
4) Parlamenter Sistemde Tıkanıklıkların Çözüm Yolu Vardır.
Yukarıda da belirtildiği gibi yürütme organı yasama organının içinden çıktığı ve onun güvenine dayandığı için bu sistemde yasama ile yürütme organları arasında kriz çıkma ihtimali, başkanlık sistemine nazaran daha düşüktür (7). Çünkü ancak parlamentoda güçlü olan siyasi eğilim hükümeti kurabilmektedir. Bu sebeple yasama organı, kendi içinden çıkan yürütme organının isteklerini dikkate almakta, hükümetin iyi bir yönetim için ihtiyaç duyduğu kanunları, fazla zorluk çıkarmadan kabul etmektedir.
Yasama ile yürütme arasında çıkması muhtemel, ve belki de en tehlikeli uyuşmazlık, bütçe ile ilgilidir. Yasama organı, hükümetin ihtiyaç duyduğu kaynakları aktarmadığında siyasal sistemde kriz kaçınılmaz hale gelir. Bununla birlikte parlamenter sistemde bu tıkanıklığın giderilmesi, başkanlık sistemiyle karşılaştırıldığında çok daha az sancılı geçer. Bir kere; birçok parlamenter rejimde bütçenin hazırlanmasında yürütme organının dahli, alelade kanunlara nispetle daha fazladır. Örneğin Türkiye’de bütçe tasarıları ancak Bakanlar Kurulu tarafından sunulabilir. Bütçe komisyonunda iktidar grubuna ayrıcalık tanınması, Cumhurbaşkanının geciktirici veto yetkisini kullanmasının mümkün olmaması gibi durumlar bütçenin bir krize dönüşmesine engel olur. Parlamenter sistemlerde bütçe, ancak çok istisnai durumlarda kabul edilmez. Bu ihtimalde de bütçenin kabul edilmemesi Bakanlar Kurulunun görevinin sona ermesinin bir sebebi olduğundan sorun çıkar çıkmaz çözüme kavuşturulur. Başkanlık sisteminde ise bütçenin hazırlanması ve kabul edilmesi yasama organının münhasır yetkilerindedir. Bütçe kabul edilmediğinde Başkanın görevi sona ermez. Böyle bir durumda kamu harcamaları duracağından memur maaşlarının dahi ödenmesi mümkün olmamaktadır.
PARLAMENTER SİSTEMİN DEZAVANTAJLARI
Klasik parlamenter sistemin kuvvetler arasında eşitlik ve denge prensibine dayandığı bilinmektedir. Belirtmek gerekir ki, bugün artık parlamenter sistemin bu saf hali bozulmuştur (8). Parlamenter sistemin dayandığı eşitlik ve denge prensibinin doğal sonucu olarak yasama organı, elindeki denetim mekanizmaları ile hükümeti düşürme ve denetleme yetkisine sahiptir. Yürütme organı da belli şartlarla parlamentoyu feshederek veya seçimleri yenileyerek gücünü gösterme imkânına sahiptir. Ne var ki siyasi parti gerçeği bu iki unsuru da etkisiz hale getirmiştir. Böylece, denetim de bir anlamda ortadan kalkmıştır. Parlamento çoğunluğunun kendi partisinin oluşturduğu hükümeti düşürmesi ya da hükümetin cumhurbaşkanı aracılığıyla kendisinin dayandığı parlamentoyu feshetmesi mümkün görünmemektedir. Bu açıdan parlamenter sistemde fesih yetkisi, ancak hükümetin kendisini parlamentoda daha kuvvetli bir çoğunluğa dayamak için başvurduğu bir müessese haline gelmiştir (9).
Parlamenter sistemin sakıncalarından biri de yürütmenin, seçmenlere karşı doğrudan sorumlu olmamasıdır. Çünkü hükümet seçmenler tarafından doğrudan belirlenmemektedir. Seçmenler sadece temsilcileri belirler ve hükümet bu temsilciler arasından belirlenmektedir. Her ne kadar bakanlar kurulu üyeleri de seçmenin önüne çıkmak zorunda iseler de, bunlar milletvekili olmak için aday olmaktadırlar. Parlamento üyesi olduktan sonra ise bakan olabilmek, başbakanın isteğine bağlıdır (10). Parlamenter sistemlerde hesap sorulabilirlik gerçekleşememektedir. Hükümette görev almış kişilerden hesap sorulmak istendiğinde hepsi sorumluluğu birbirinin üzerine atabilmektedir. Bu açıdan koalisyon hükümetleri, sorumlu ve yetkilinin kim olduğunun belirlenmesinde muğlak bir durum oluşturmaktadır. Ülkemizde 1991 seçimlerinde bu sıkıntı yaşanmış ve 2002 ye kadar bu durum devam etmiştir. 1991 seçimlerinde farklı program ve birbirine yakın olmayan görüşlere sahip DYP-SHP partilerinin koalisyon kurması kolektif sorumluluk ilkesini bozmuştur (11). Bir sonraki seçim döneminde sona ermesi beklenen bu koalisyon dönemi yerini yeni koalisyon pazarlıklarına bırakmıştır. Hükümetler genellikle koalisyonlardan oluşmuş ve 1999 Nisan’ına kadar iki partili koalisyonlar varken Nisan 1999 seçimlerinde hükümet üç partinin bir araya gelmesiyle kurulmuş, dolayısıyla kısa ömürlü ve istikrarsız bir yönetim ortaya çıkmıştır (12).
Parlamenter sistemin sakıncalarından bir diğeri hükümet istikrarının olmamasıdır. Parlamenter sistemlerde, genelde uygulanan nispi temsil seçim sistemi, koalisyonların oluşumuna neden olmaktadır. Örneğin, Fransa’da 1958 öncesi, 70 yılda 104 hükümet kurulmuştur. Almanya’da, Weimar Cumhuriyeti’nde de durum aynıdır. Ülkemizde de zaman zaman aynı durumla karşılaşılmıştır. Örneğin Ülkemizde 1970–1980 arasındaki dönemde 13 hükümet, 1989–2002 yılları arasındaki dönemde de 11 hükümet kurulmuştur. Bu şekilde koalisyonların oluşturduğu istikrarsız tablo karşısında, parlamenter sistemin, başka ülkelerde rasyonelleştirilmiş parlamentarizm denilen tipleri geliştirilmiştir. Bunu gerçekleştirmek için anayasalarda yeni somut düzenlemeler yapma yoluna gidilmiştir. Ne var ki bu sistem de istenilen sonucu vermemiştir. Koalisyonlarda yönetimin toplumsal uzlaşmayı oluşturmada belli ölçüde katkısı olduğu düşünülse bile genelde birçok ülkede kriz çıkardığı ve ciddi sorunları çözemediği de bir gerçektir. Koalisyon hükümetleri, parlamenter bir sistemde oldukça önemli sayılan kabine uyumunu, dayanışmasını ve ortak sorumluluk ilkesini zedelemiştir. Belirtmek gerekir ki hükümet bir bütündür; yürütme organının oluşumundan ve genel siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumludur. Öyle ki hükümetin ortak sorumluluğu, parlamenter hükümet sisteminin temel bir kuralıdır (13).
Parlamenter sistemlerin diğer sakıncası ise parlamenter sistemlerde yürütmeye karşı etkin bir yasama denetimi yapılamamasıdır Gerçekten siyasi parti rejiminde, sıkı parti disiplini olduğunda hükümetleri denetlemek oldukça zor bir hal almaktadır. 1961 Anayasasında yasama güçlü tutulmasına rağmen, meclisin denetleme araçlarını kullanmadığı açıkça görülmektedir. Nitekim meclise gelen en etkili denetim mekanizması olan 251 adet gensorunun ancak 2 tanesi kabul edilmiş, 249 tanesi reddedilmiştir (14).
3- BAŞKANLIK SİSTEMİNİN AVANTAJLARI
Başkanlık sisteminin yasama ve yürütme organlarını birbirinden tamamen ayrı tutması bu organların önemli bazı yetkileri karşılıklı olarak paylaşması niteliği uzlaşma zorunluluğunu da beraberinde getirmiştir. Bu sistem içerisinde güçlü bir konuma sahip olan başkanın kongre ile iyi geçinememesi halinde, bu durum başkanın hiçbir önemli yetkisini kullanamamasına neden olacaktır. Çünkü kanun çıkarma ve bütçe gibi iki önemli yetki sayesinde başkan kongreye bağlı hale gelmektedir. Dolayısıyla yasama ve yürütme organlarına tanınan yetkilerin aşırı kullanılmasının önüne geçmek için denge ve denetim (check and balance) mekanizmaları getirilmiştir. Buna göre başkan kongreye mesaj gönderebilir ve kongreden geçen kanunları veto edebilir (15). Başkanın bu yetkileri kullanmasına karşın yasama organının bütçeyi kabul etmesi, bakanların ve yüksek derecedeki kamu görevlilerinin atamalarını onaylama gibi yetkilere sahip olması sayesinde her iki organ da kontrollü bir şekilde hareket etmek zorunda bırakılmaktadır.
Başkanlık sisteminin diğer avantajı yasama organı ile yürütme organı arasında sert kuvvetler ayrılığı söz konusu olduğundan yasama organı sadece kendi görev alanı ile ilgili konularda faaliyet yürütecek ve böylece yasama organı üyelerinin bakan olma beklentisi olmadığı için yasama faaliyetlerinde daha bağımsız bir tutum takınacaklardır. Başkanlık sisteminde yasama fonksiyonunda kaliteyi artıran diğer etken disiplinli siyasi partilerin mevcut olmamasıdır. Disiplinli siyasi partiler mevcut olmadığından yasama faaliyetlerinde parlamenterin kendi fikrince doğru olan yönde oy kullanması mümkündür (16).
Başkanlık sisteminin bir avantajı da istikrarlı bir yönetim sağlamasıdır Başkanlık sistemi temsili demokratik rejim türlerinden biri olup sistemin en temel özelliğini sert kuvvetler ayrılığına dayanması oluşturur (17). Bu sistemde sert kuvvetler ayrılığı söz konusu olduğu için yasama organı ile başkan arasında bir bağımlılık yoktur. Dolayısıyla hükümetin güvensizlik oyuyla yasama organı tarafından düşürülmesi söz konusu olmadığından başkan belli bir dönem için görevden alınma endişesi taşımadan icraatını yapacaktır. Bunun sonucu olarak da, başkanlık sisteminin en güçlü yönlerinden biri olan istikrarlı bir yönetim ortaya çıkacaktır. İstikrarlı yönetim, başkanın sabit görev süresine sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu sistemde başkan, parlamenter sistemdeki başbakan gibi yasama organı tarafından verilecek bir güvensizlik oyuyla düşürülüp değiştirilemeyeceği için, görev süresinin sonuna kadar iktidarını koruma şansına sahiptir. İki genel seçim arasında yasama organında temsil edilen partiler veya bunların liderleri ya da partilerine sadık olmayan yasama organı üyeleri, yürütme organında değişikliğe neden olabilecek herhangi bir hamle yapamazlar; yapsalar bile bunlar olumsuz etki yaratamaz.
Başkan, güvensizlik oyuyla düşürülme tehlikesi bulunmadığından görev yaptığı süre boyunca parlamento içi dengeleri gözetme ya da parti gruplarının baskısı ile karşılaşma gibi sorunlar yaşamaz. Parlamento üyeleri de başkanı düşürme gibi bir çaba içerisine giremezler. Dolayısıyla başkanlık sisteminde hükümet krizleri yaşanmaz. Buna karşılık parlamenter sistemlerde yasama ve yürütme kuvvetlerinin birbirlerinin varlığına son verebilecek mekanizmalara sahip olmaları bu sistemlere iki seçim dönemi arasında değişen şartlara uyum sağlayacak bir esneklik kazandırırken bu durum aynı zamanda istikrarsızlığa yol açmaktadır. Hükümet istikrarının sağlanması siyasi istikrarın sağlanmasında önemli bir etkiye sahiptir. Ancak hükümet istikrarsızlığı her zaman siyasi istikrarsızlığı doğurmaz. Siyasi istikrarsızlığa yol açan husus daha çok güçsüz ve kötü hükümetlerdir.
Başkanlık sisteminin bir başka avantajı etkin bir yönetimi sağlamasıdır. Başkanlık sisteminde başkan, parlamenter sistemin meclise karşı sorumlu başbakanına göre, karar alırken daha fazla inisiyatif kullanabileceğinden etkin bir yönetimin sağlanabilmesi, önemli kararların daha hızlı alınabilmesi mümkündür. Etkin yönetimin otaya çıkmasını sağlayan bir başka husus, başkanlık hükümeti sisteminde başkanın meşruiyetini doğrudan halk tarafından seçilmesinden alıp, güçlü bir yürütme organının ortaya çıkmasıdır. Yürütme organının bu özelliği güçlü ve etkili bir yönetimin ortaya çıkmasını sağlar. Başkanın güvensizlik oyuyla düşürülme korkusu olmaması, aynı zamanda halka vaat ettiği hükümet programının uygulanmasını kolaylaştıracaktır. Benzer şekilde, sekreterlerin yasama organı üyesi olmamaları dolayısıyla seçmen karşısına çıkıp hesap verme ve bir sonraki seçimlerde seçilememe kaygısı taşımamalarının bir sonucu olarak kamu hizmetleri gereği gibi yerine getirilebilecek ve sekreterler görevlerini seçim yatırımı için kullanamayacaklardır (18).
Başkanlık sisteminin bir avantajı da güçlü bir yönetim sağlamasıdır. Başkanlık sisteminde güç, bir tek kişinin (başkanın) elinde toplandığı için devlet daha iyi yönetilebilir. Böylece oluşacak güçlü icra ise, güçlü devlete neden olacaktır. Parlamenter sistemlerde yürütme gücü cumhurbaşkanı ile başbakan arasında paylaştırdığından, icranın gücü azalmaktadır. Gücün bu şekilde bölünmesi birtakım eksikliklere neden olmaktadır.
Başkanlık sisteminin bir diğer avantajı da daha fazla demokrasi sağlamasıdır. Başkanlık sistemi parlamenter sisteme nazaran demokratik değerlere daha uygun bir sistem olmasıdır. Bu iddianın dayandığı argümanlardan birincisi yürütme yetkisini elinde bulunduran başkanın doğrudan halkoyuyla işbaşına gelmesi sistemi şüphesiz daha demokratik hale getirmektedir. Diğer bir ifadeyle yürütmenin doğrudan halk tarafından belirlenmesi halkın oy verirken kimin yürütme yetkisine sahip olmasını istediğini net bir şekilde ifade etmesi yürütmenin yasama tarafından belirlenmesine göre daha demokratik görünmektedir. İkinci olarak bu sistemde sorumluluğun açıkça belli olması işler iyi gitmediğinde halkın hesap soracağı kişiyi bilmesi sistemi daha demokratik hale getirmektedir. Ancak bazı yazarlar başkanlık hükümeti sisteminde halkın doğrudan başkanın şahsında hesap sormasının mümkün olmadığı hususuna dikkat çekmektedir. Her ne kadar bu sistemde iki seçim dönemi arasında yürütme değişmese de o dönemdeki icraatlardan dolayı sorumluluğun kimde olduğu açıkça teşhis edilebildiğinden bir sonraki seçim döneminde halkın hesap soracağı gözden kaçırılmamalıdır. Üçüncü olarak önceden bilinebilirlik açısından başkanlık sistemi daha demokratiktir. Önceden bilinebilirlik kavramı ile kastedilen seçmenin oy pusulasını atarken oy verdiği adayın kazanması halinde kimin yetkisini kullanacağını bilmesidir. Parlamenter sistemde bir partinin temsilcileri için oy kullanan seçmen partinin başbakan olarak kimi destekleyeceğini bilmediğinden başkanlık sisteminde parlamenter sisteme nazaran önceden bilinebilirlik oranı daha yüksektir (19).
Sistemin daha demokratik olduğunun savunulmasına yol açan bir diğer etken, organların (yasama ve yürütme) görevlerini devam ettirmelerinin birbirlerinin güvenine dayanmıyor olmasıdır. Bu durum özelikle yasama organı söz konusu edilerek savunulmaktadır. Şöyle ki, yasama organı yürütme tarafından feshedilemeyeceğinden daha bağımsız bir biçimde hareket edebilmektedir. Böylelikle, hükümetin ayakta kalması yasamanın desteğinden bağımsız olduğu için milletvekilleri, hükümet politikalarını desteklememeleri halinde siyasal bir krizin çıkması ve hükümetin düşmesi endişesinden uzak olarak kendi görevlerini yapabilmektedirler.
Başkanlık sisteminde parlamento gerçek manada yasa yapmakla uğraşan ve bu işe başkanı karıştırmayan bir konumdadır. Başkan ise sadece yasalar çerçevesinde hükümet etme ve kamu işlerini yerine getirmekle görevlidir20. Parlamenter sistemde ise yasama organı, büyük ölçüde, yürütme organının istekleri doğrultusunda yasa çıkarmaktadır. Günümüz parlamenter sistemlerinde yasama organından geçerek kanunlaşan metinlerin %98’i hükümet tasarısı olarak gelmektedir (21).
Başkanlık sisteminde başkanın yasa teklif etme yetkisi bulunmamakla birlikte başkan, çıkmasını istediği yasaları çeşitli şekillerde telkin edebilmektedir. Amerika’da başkan, Ocak ayında Temsilciler Meclisi ve Senatonun birleşik toplantısındaki nutkunda çeşitli yasaların çıkarılmasını isteyebilir. Fakat kongre başkanın isteği ile bağlı değildir.
Amerikan Başkanlık sisteminin yasama ve yürütme arasındaki ilişkiler bakımından önem arz eden esaslarından biri, başkanın kullanacağı bütçenin kongre tarafından belirlenmesidir. Başkan ancak kongre tarafından kendisine tahsis edilen parayı harcayabilir. Bu sebepten dolayı başkanlar, kongre üyeleri ile iyi ilişkiler içinde olmak mecburiyetindedirler (22).
BAŞKANLIK SİSTEMİNİN DEZAVANTAJLARI
Başkanlık sistemi, diğer hükümet sistemlerinde olduğu gibi avantajları yanında birtakım dezavantajlara da sahiptir. Başkanlık sisteminde, yasama ve yürütme organlarının birbirine etkide bulunma imkânlarının zayıf olması sebebiyle anayasal organlar arasındaki kriz ve tıkanıklıkların demokratik yolla çözülmesi ihtimali son derece güçtür.
Başkanlık sisteminin dezavantajlarından biri de bu sistemlerde her ikisi de halkın seçimine dayanan yasama ve yürütme organlarının birbirlerine karşı ileri sürdükleri diğerine kıyasla daha güçlü bir meşruiyete sahip oldukları iddiasından kaynaklanan çifte meşruiyet sorunudur. Bu sorun, daha çok yürütme gücünün tek sahibi olan başkanla yasamaya hakim olan çoğunluğun farklı siyasi eğilimler göstermeleri halinde söz konusu olmaktadır (23). Bu durumda başkanın halka vaat ettiği icraatları gerçekleştirebilmesi için ihtiyaç duyduğu kanuni düzenlemeleri yasama organından çıkaramaması durumunda, yasama organını ile çatışması söz konusu olabilecektir.
Başkanlık sisteminde başkanın güçlü bir konumda olması, hürriyetler açısından bir tehlike olarak görülmektedir. Ancak kanaatimizce hürriyetler açısından, güçlü bir yürütme tehlike olmaktan ziyade gereklidir. Çünkü vatandaşların sosyoekonomik durumlarının iyileştirilmesi, güçlü bir yürütme sayesinde olacaktır. Hürriyetler açısından önemli olan, yürütme organından hürriyetlere yönelecek tehlikelerin bertaraf edilmesi ve yürütme gücünün kontrol altında tutulmasıdır.
Başkanlık sisteminin dezavantajlarından bir diğeri de katılık problemidir. Başkanlık sisteminde güvenoyu ve fesih gibi kuvvetler arasındaki tıkanıklıkların çözülmesi için gerekli mekanizmalara yer verilmemiş olması siyasal sürecin donmasına yol açmaktadır. Sabit görev süresi boyunca icraatı ne kadar kötü olursa olsun, halkın nazarında itibarını düşürmüş dahi olsa başkanın siyasi sorumluluğuna gidilmesi mümkün olmamaktadır (24). Parlamenter sistemlerde yasama organının sahip olduğu gensoru mekanizması popülaritesini ve meşruiyetini kaybetmiş olan hükümeti değiştirme imkanı vermektedir. Ancak parlamenter sistemlerde yasama organının sahip olduğu bu yetki, iki partili veya ılımlı çok partili ülkeler bakımından pratikte işlemesi pek de mümkün olmayan bir silah niteliğindedir. Çünkü bu örneklerde parlamentoda temsil gücü kazanan partilerden biri tek başına hükümeti kurmak için gerekli çoğunluğu elde etmekte, bu durum ise muhalefet partilerini sahip olduğu gensoru mekanizmasını işletecek güçten yoksun bırakmaktadır (25).
Başkanlık sisteminde yasama ve yürütme organları birbirinden tamamen ayrılmış, önemli bazı yetkileri karşılıklı olarak paylaşmışlardır. Bu şekilde sistemin yasama ve yürütme organlarını karşılıklı olarak birbirine muhtaç kılmış olması, uzlaşma zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir. Bu sistem içerisinde çok güçlü bir konuma sahip olan başkan, kongre ile iyi geçinemediği takdirde hiçbir önemli yetkisini kullanamaz hale gelir.
Başkanlık sisteminin dezavantajlarından biri de sistemin doğası gereği kazananın her şeyi aldığı, kaybedenin ise her şeyi kaybettiği bir tür toplam-sıfır oyununa yol açıyor olmasıdır (26). Bu eleştiri bir yönüyle haklıdır. Gerçekten de başkanlık seçiminde yarışan adaylardan kazanan aday, yürütme gücünün tümünü bir sonraki başkanlık seçimine kadar tek başına kullanma hakkını elde etmekte, kaybeden aday için ise bir sonraki seçimleri beklemekten başka çare kalmamaktadır. Bununla birlikte kaybeden adayın ve onun bağlı olduğu siyasi parti ya da görüşün devlet yönetimindeki karar alma sürecinde her şeyi tamamıyla kaybettiği de söylenemez. Zira başkanlık sisteminin özündeki sert kuvvetler ayrılığından dolayı yürütme organına hâkim olan başkanın yasama organına da mutlak şekilde hâkim olacağı ileri sürülemez. Başkanlık seçiminde başarısız olan siyasi grupların yasama organına ilişkin seçimlerde etkin olma ihtimalleri devam etmektedir. Başka bir deyişle başkanlık seçimini kaybedenler bütün organları değil sadece yürütme organını tamamen kaybetmektedirler. Hatta bu noktada şunu söyleyebiliriz ki esas toplam-sıfırlı oyunun olumsuz etkisi, parlamenter sistemde bir partinin tek başına hükümeti kuracak çoğunluğu sağlaması durumunda söz konusu olmaktadır. Çünkü böyle bir durumda çoğunluk partisi hem yasama hem de yürütme organına hâkim olmaktadır.

KAYNAKLAR
(1) ÖZBUDUN, Ergun, “Hükümet Sistemi Tartışmaları” , Yeni Türkiye Başkanlık Sistemi Özel Sayısı, Mart- Nisan 2013, Yıl: 9, Sayı 51, s.206.
(2) GÖZLER, Kemal, Anayasa Hukukunun Genel Teorisi Cilt I, Bursa 2011, s.612.
(3) GÖZLER, s.612.
(4) ERDOĞAN, Mustafa, Anayasal Demokrasi, Ankara 2013, s.209.
(5) GÖZLER, s.613.
(6) BAGEHOT, Walter, The English Constitution, New York 2009, s.45.
(7) GÖZLER, Kemal, Türkiye’de Hükümetlere Nasıl İstikrar Ve Etkinlik Kazandırılabilir? (Başkanlık Sistemi Ve Rasyonelleştirilmiş Parlamentarizm Üzerine Bir Deneme), Türkiye Günlüğü, Sayı 62, Eylül-Ekim 2000, s.25–47 (www.anayasa.gen.tr/istikrar.htm; E.T.20.04.15)
(8) KUZU, Burhan, Her Yönü İle Başkanlık Sistemi, İstanbul 2012, s. 89.
(9) KUZU, Her Yönü İle, s.90.
(10) KUZU, Her Yönü İle, s.91.
(11) KUZU, Her Yönü İle, s.95.
(12) GÖZLER, Kemal, Türkiye’de Hükümetlere Nasıl İstikrar ve Etkinlik Kazandırılabilir? (Başkanlık Sistemi ve Rasyonelleştirilmiş Parlamentarizm Üzerine Bir Deneme) , Türkiye Günlüğü, S. 62, 2000, s.31.
(13) KUZU, Her Yönü İle, s.94.
(14) KUZU, Her Yönü İle, s.97.
(15) TURHAN, Hükümet Sistemleri, s. 35.
(16) TUNÇ/YAVUZ, s.47.
(17) TURHAN, Hükümet Sistemleri, s.32.
(18) TUNÇ/YAVUZ, a.g.m., s.42.
(19) GÖZLER, Kemal, Türkiye’de Hükümetlere Nasıl İstikrar ve Etkinlik Kazandırılabilir?(Başkanlık Sistemi ve Rasyonelleştirilmiş Parlâmentarizm Üzerine Bir Deneme), Türkiye Günlüğü, Sayı 62, Eylül-Ekim 2000, s.25.
(20) ERDOĞAN, Anayasal Demokrasi, s.208.
(21) KUZU, Her Yönü İle, s.82.
(22) ÖZER, s..207.
(23) YAZICI, Serap, Başkanlık Sistemleri: Türkiye İçin Bir Değerlendirme, TBB Yayını, Ankara 2005, s.133.
(24) GÖZLER, Türkiye’de Hükümetlere, s.42.
(25) YAZICI, Başkanlık Sistemleri, s.134.
(26) YAZICI, Demokratikleşme Sürecinde Türkiye, s.221

Misak-ı Milli sizi niye bu kadar korkuttu?


Yüz yıllık hesapları biz açmadık. O dosyaları tozlu raflardan biz indirmedik. ABD istilasını, İngiliz emperyal geleneğini biz canlandırmadık. Müslümanların yaşadığı her toprak parçasını talan edilecek ülke olarak biz belirlemedik. Coğrafyayı bir kez daha dizayn etmeye biz girişmedik. Ülkeler için yeni harita taslaklarını biz çizmedik. Afganistan'ı, Irak'ı biz işgal etmedik. Yemen'i, Sudan'ı biz parçalamadık. 



Terörle mücadeleyi küresel siyasi söyleme dönüştürüp hemen her ülkede birden fazla terör örgütü biz kurmadık. Mezopotamya'nın kalbine yerleşip bütün bölgeye terör ve şiddeti biz yaymadık. 21. yüzyılı Ortadoğu için felaket yüzyılı olarak biz belirlemedik. “Müslümanlar kendi içinde savaşacak", “Savaş İslam'ın kalbine yerleşecek", “İslam iç savaşı" gibi kavramları ve güvenlik stratejilerini biz üretmedik. 

Bütün bunları biz değil, siz yaptınız!

Ebu Gureyb'de, Bagram'da ibadet aşkıyla işkenceleri biz yapmadık. Esir ticaretini biz yapmadık, gizli işkence merkezlerini biz kurmadık. “Tarih değişti, 21. yüzyıla yeni dünya düzeni kuracağız" diyerek, “Yeni Amerikan Yüzyılı" diyerek dünyanın yarısını savaşa biz sürüklemedik. 

Coğrafya için yeni Sykes-Picot'yu, Türkiye için Yeni Sevr'i biz gündeme getirmedik. Türkiye-İran-Irak ve Suriye için dörtlü parçalama hesabını biz planlamadık. Birinci Dünya Savaşı dönemini bu bölgeye yeniden çağırıp Ortadoğu ve çevresindeki her ülkeyi parçalama planlarını biz servis etmedik.

Bütün bunları ve daha fazlasını siz yaptınız. Amerika yaptı, İngiltere yaptı, Avrupa Birliği yaptı. Yüz yıl sonra Haçlı Savaşları motivasyonuyla yaşadığımız coğrafyaya istilayı, talanı, yağmayı, kıyımı, ayrışmayı, çatışmayı siz getirdiniz. Suriye-Irak haritasını birleştirip iki ülkeyi birkaç parçaya ayırıp yeni devletçikler kurma planını siz yaptınız. 

Türkiye'yi kuşatan, terör üzerinden vuran sizsiniz!

Akdeniz'den İran sınırına kadar, Irak'ın ve Suriye'nin kuzeyinde bir kuşak oluşturup, Türkiye ile Müslüman dünya arasına kalın duvarlar örme planını siz yaptınız. Bu bölgeyi terör örgütleri üzerinden denetleyip, hem Türkiye'yi kuşatma, hem de petrol-doğalgaz koridoru, boru hattı koridoru, askeri garnizon kuşağı yapma hesabını siz yaptınız.

Kırk yıldır terörle bunaltıp içeride nefes alamaz hale getirdiğiniz Türkiye'yi, DAEŞ ve PKK/PYD üzerinden terbiye etmeye, Anadolu'ya hapsetmeye, orada boğmaya siz çalıştınız. Türkiye'nin iç politikasını istediğiniz anda dizayn etme gücünüzü kaybedince çareyi terör örgütlerinde buldunuz ve onlarla ortaklık kurup Türkiye'yi vurmaya başladınız. Sınırlarınıza terör karargahları kurdunuz, onları silahlandırdınız, eğittiniz, onlara Türkiye'yi hedef gösterdiniz. Suriye topraklarını, Irak topraklarını DAEŞ ve PKK üzerinden işgal edip, gelecek planlarınız için ortam hazırladınız. 

15 Temmuz saldırısını siz planladınız, siz uyguladınız

Bütün Avrupa ülkelerinden topladığınız, sizin istihbarat teşkilatlarınız tarafından organize edilen, sizin havaalanlarınızdan geçirilip Suriye-Irak'a gönderilen DAEŞ üyelerine “Türkiye'nin destek verdiği gibi akılamaz yalanı" bütün dünyaya servis ettiniz. İçerideki ortaklarınız üzerinden milletin kafasını karıştırmaya, Türkiye'yi “teröre destek veren ülke" ilan ettirmeye çalıştınız. 

Afganistan-Irak işgali döneminde esir trafiğini, işkence trafiğini yöneten istihbarat teşkilatlarınız, Suriye meselesinde DAEŞ trafiğini yönetiyor, PKK/PYD'yi güçlendiriyordu. İstihbarat örgütleriniz Türkiye içindeki terör saldırılarını organize ederken siz de devletleri bir yana bırakıp terör örgütlerini stratejik ortak ilan ettiniz. 

Bunlar yetmemiş gibi, güneyden vurmaya hazırlandığınız bu ülkeyi içeriden çökertmek için 15 Temmuz gibi, Türkiye tarihinin en ağır, en alçakça saldırısını organize ettiniz, uyguladınız. Gülen ve teröristleri üzerinden, Türkiye içinde yetiştirdiğiniz o istihbarat ağı üzerinden darbe ve iç savaş senaryosunu devreye soktunuz. 

Türkiye'yi bitirecektiniz, hak ettiğinizi buldunuz

15 Temmuz akşamı, kendinizden o kadar emindiniz ki, darbe girişimi başarısız olunca ne diyeceğinizi şaşırdınız. Bu ihtimali hiç beklemediğiniz için cevabınızı da hazırlamamıştınız. Suçüstü yakalandınız, bu yüzden uzun süre sessiz kaldınız. Türkiye'yi yüz yıl sonra yeniden dizayn etme, küçültme planınız o akşam fiyaskoyla sonuçlandı. Anadolu insanı, bu ülkenin insanı sizin bütün senaryolarınıza nasıl direneceğini, neleri göze alacağını dünyaya gösterdi. 

Sonra ne yaptınız? Kullandığınız o terör örgütü mensuplarını, o istihbarat ağının üyelerini korumaya aldınız. Almanya üzerinden, Avrupa üzerinden, bu ülkedeki lojistik kaynaklarınız üzerinden ABD'de topladınız. 15 Temmuz saldırısı ABD'den yönetilmişti, bu ülkenin Cumhurbaşkanı'nı öldürmeye, iç savaş çıkarmaya ayarlıydı. Şimdi bütün aparatlar yeniden ABD'de toplandı, karargah hala orada faaliyette.

Fırat Kalkanı'nı bitirme, Musul'dan uzak tutma

Bu başarısızlıktan sonra bütün gücünüzü Güney'e verdiniz. Suriye ve Irak üzerinden vurma dışında seçeneğiniz kalmamıştı. Türkiye-ABD ortaklığının, stratejik ortaklığın tam bir fiyasko olduğunu gösterdiniz. Türkiye yerine PKK/PYD'yi ortak ilan ettiniz. Ankara'nın sınırlarını güvenceye almasını engellemeye kalkıştınız. O terör koridorunu boşa çıkaran Fırat Kalkanı'nı engellemeye, hiç değilse yavaşlatmaya ve sulandırmaya çalıştınız. 

DAEŞ'i Musul'dan çıkarma operasyonundan Türkiye'yi dışladınız, uzak tutmaya çalıştınız. Bağdat üzerinden, İranlı milisler üzerinden, yerel örgütler üzerinden, Kürt milliyetçiliği üzerinden Türkiye karşıtı kampanyalar yaptınız. ABD-Avrupa basını ile bu kampanyayı desteklediniz. 

Ne olacaktı? Türkiye sessiz mi kalacaktı? Evet, bunu beklediniz. Türlü müttefik oyunlarıyla Ankara'nın kafasını karıştırmaya, zihnini bulandırmaya çalıştınız. Bizi açıkça, “Suriye ve Irak'tan uzak dur"diye tehdit ettiniz, ediyorsunuz.

Şimdi kalkmış Misak-ı Milli tartışmaları başlatıyorsunuz. Bölge ülkelerini Türkiye'ye karşı kışkırtıyor, bölgedeki örgütleri Türkiye'nin üzerine salıyor, ABD-Avrupa medyasında Misak-i Milli paranoyasıişliyorsunuz?

Yeni Osmanlıcık tutmadı, Misak-ı Milli'yi tartışalım

“Türkiye'nin ekseni kaydı" tartışmaları tutmadı. “Yeni Osmanlıcılık" tartışmaları tutmadı. “Yeni ittihatçılık" tartışmaları tutmadı. Bütün bu tartışmaları siz başlattınız. Önce Batı basınına servis ettiniz sonra Türkiye medyasındaki kalemleriniz üzerinden işlediniz. Bunlar başarısız olunca Misak-ı Milli tartışmasını çıkararak bölgede Türkiye karşıtlığının temelini atmaya giriştiniz. 

Neymiş, Erdoğan “agresif milliyetçilik" yapıyormuş! Türkiye agresif milliyetçiliğe yöneliyormuş! Ne yapmalıydık, işgal planlarınıza boyun mu eğmeliydik. Bu topraklarda bin yıldır boyun eğme diye bir gelenek yoktur, bunu sakın unutmayın!

Şimdi sorayım. Yüz yıl öncesi dosyaları raflardan indiren siz değilmisiniz? ABD ve İngiltere'nin elinde; bir Yemen dosyası, bir Irak dosyası, bir Suriye dosyası, bir Afganistan dosyası, bir Ürdün dosyası, bir Suudi Arabistan dosyası bir Türkiye dosyası, bir İran dosyası yok mu? Bugünkü bütün operasyonlar bu dosyalara göre yapılmıyor mu?

Yok ya! Yok öyle yağma!

Siz bunları yapacaksınız, biz susacağız öyle mi? Siz o bölgeleri terör örgütleri üzerinden işgal edeceksiniz biz konuşmayacağız, öyle mi?Siz bütün ülkelerin haritalarını yeniden çizeceksiniz biz yüz yıl öncesine hiç bakmayacağız, öyle mi? Siz Türkiye'yi bile parçalamayı kafanıza koyacaksınız biz yerimizde duracağız, öyle mi?

Biz sadece tek bir dosyayı raftan indirdik daha. Fırat Kalkanı devam edecek. O kuşatma birkaç yerden daha yarılacak. Sizin saldırılarınıza işgal planlarınıza karşı biz savunma hatları oluşturuyoruz sadece. İşgal eden sizsiniz. ABD'nin, İngiltere'nin, AB ülkelerinin Irak ve Suriye'de işgal hakları var, bizim savunma planımız bile olmasın, öyle mi?

Siz Musul/Kerkük derseniz biz de Misak-ı Milli deriz

ABD ve İngiltere Musul'a hakim olsun, biz tarihi tezlerimizi hatırlamayalım bile, öyle mi? Musul ve Kerkük, terör örgütleri üzerinden işgal edilsin biz susalım, öyle mi? Türkiye'nin müdahalesi bir koruma tedbiridir. 

Ne terör örgütlerinin ne de işgalci güçlerin buraları ele geçirmesine seyirci kalacağız. Gücümüz ne kadarına yeterse o kadar mücadele edeceğiz. Fırat Kalkanı ile koridor oyununu bozduğumuz gibi, Misak-ı Milli ile Musul-Kerkük için direneceğiz.

Siz harita çizerseniz işte biz de bu haritayı masaya koyarız. Çatlasanız da, çıldırsanız da bunu yaparız. Hepsi bu!

AKP’li fırıldakların fitnesi işe yaramayınca buna sarıldılar



Merhum Cemil Meriç'in “Bir Dünyanın Eşiğinde” kitabında okuduğum bir dize orta mektep yıllarından hafızama kazınmıştı: “Birbirini gerçekten seven iki kişiden biri ölürse eğer, gerçekte ölen hayatta kalandır…

Annemi kaybettiğim gün bu söz bile anlamını yitirdi.

Hayatta kalmak neydi ki?

Hele ki anne kim, çocuk kimdi?

O gün Sezai Karakoç üstadımızın “Anneler ve Çocuklar” şiirindeki, “Anne ölünce çocuk / Çocuk ölünce anne” dizesinin künhüne vardım.

Bundan 11 yıl mukaddem bir Çarşamba günü Yeni Şafak'ta yazmaya başladıktan bir ay sonra annemi kaybetmiştim, lakin yazmayı aksatmamıştım.

Yazmak iyi gelmişti, inşirah buldum, ayakta durdum.

Bu sefer olmadı, bir ayı aşkın süre yazamadım. Zira en yakınım 2 “canım” için hastaneden hastaneye koştum durdum. Bir “canım” çok şükür iyi, diğer “canım” yoğun bakımda. Dua beklerim.

Bu süre zarfında her şeyle irtibatım kesildi. Telefonla, internetle, gazeteyle…

Öyle bir derde duçar oldum ki o dert dünyam oldu. Aynı gezegende yaşamak aynı “dünyada” yaşamak değilmiş, anladım.

Bu öyle bir dünya ki, insanların siyasi düşüncelerinin de sosyal sınıflarının da hiçbir önemi yok.

Misal: kim olursa olsun hasta yakınlarıyla şappadak kaynaşıyor, bin yıllık tanış gibi dertleşiyor, birbirinize yardımcı olmak için öylesine çırpınıyorsunuz ki, anlatamam.

Neyse, daha fazla uzatmayalım, burda keselim.

Bugün günlerden Çarşamba ve 11 yıl öncesinde olduğu gibi: yeniden herkese merhaba.

Onca gün ayrılıktan sonra bir kuru merhabayla geçiştirmek olmaz. Mutat selamımızı çakalım şöyle:

Sağa sola selam, ortaya selam, beylere ağalara, kapıdaki anahtara, kara göze kara kaşa selam, sırdaşa, arkadaşa, demirbaşa, arayana sorana, velhasıl, bilumum okuyuculara selam.

Naçizane yazımıza başlamadan evvel ne olmuş ne bitmiş, şöyle bir taradım.

Şunu gördüm: Gazeteci makulesi için çok velut bir dönemdi; hangi konuya el atsalar salkım saçak…

Gelgelelim, muhalefet yine aynı, hatta daha da geriye gitmiş.

Söylenecek tek söz: Muhalefetiniz batsın!

Öyle bir muhalefet anlayışıyla malul hale geldiler ki, hızla biribirine dönüştüler.

Bunlardaki Erdoğan ve AK Parti düşmanlığını bir geceliğineHeidegger'e zerk etsen sabaha Atilla Taş olarak uyanır; Kant'a zerk etsen Çalışkan Koray.

Profesyonel Erdoğan düşmanları o kadar biribirine benzemeye başladı ki, bugün Can Dündar'la herhangi bir “The Cemaat” yazarını ayırt etmek imkansız.

Bilmiyorum, belki de “görevlerini” yapıyorlar. “Görevleri” aynı olunca haliyle farksızlaşıyorlar.

Gel de şimdi Attila İlhan'ın şu sözlerini hatırlama: “Türkiye'de bir hain kontenjanı var, bu nüfusun yüzde 10'udur… Türk aydını dediğimiz kişi, batının manevi ajanıdır… Şimdi aydınlar haysiyetten önce banka hesabına dikkat ediyor…

Malumunuz, 1 Kasım seçimleri bu aydınların “restorasyon” hayallerini suya düşürdü; hendeklere gömüldükleri için PKK'dan da umudu kestiler. Ekonomik kriz de bir türlü çıkmadı. Aksine, birçok Avrupa ülkesini imrendirecek denli “büyüme hızı” devam ediyor.

Geriye ne kaldı?

İki şey: Biri, AK Parti içinde fitne çıkartmak. Bunun için de AK Partili fırıldakları cesaretlendirmek, bazı gevşek karakterli insanları da pohpohlayıp ileri sürmek…

Lakin olmadı, olmaz.

Olmadığı gibi, Erdoğan'ın liderliğinin daha da pekişmesine neden oldu.

Şunu unutuyorlar: Lider dediğin seralarda veya karanlık odalarda yetişmez.

Tabiri caizse, yedi düvel Erdoğan'a vuracak, sen de erketede bekleyip aradan sıyrılacak, “lider” olacaksın. Canlarım benim ya, sizi kim nerede güzelleştirdi böyle?!

Tek umutları kaldı: Darbe.

Michael Rubin, “Türkiye'de darbe olması durumunda ABD'nin darbecilerle çalışmaya devam edeceğini” söyledi ya, umutları daha da arttı.

ABD'nin Irak'ta başına çuval geçirdiği ve “paralel örgütüyle” kumpas kurduğu Türk ordusu sipariş üzerine darbe yapacak, beklentileri bu!

Olacak şey değil, ama sonuna kadar zorlayacaklar.

Hiçbir şey başaramazlarsa, 28 Şubat darbesi yüzünden milletle ordu arasında açılan yaraların kabuk bağladığı, dahası, milletle ordunun kaynaştığı bu döneme fitne sokmaya çalışacaklar.

AK Parti, sosyal medya cengaverlerine, kendisini destekleyen medyaya veya Meclis'teki aritmetiğe sürgit güvenerek bu hayasız akını püskürtemez.

İçeride, milli birlik ve seferberlik şart…

Dünya görüşü ne olursa olsun önce vatan” diyenleri alabildiğine kuşatacak bir söylem geliştirmek zorunda.

Dışarıda da müttefikleri artırmaktan başka çare yok.

Bu köşede en son yazdığım yazılardan birinde şöyle demiştim. Şayet, Türkiye'nin güvenliği ve istikbali, Rusya ile ilişkilerimizi behemehal düzeltip İran'la sağlıklı diyalog kurmaktan geçiyorsa neden bundan sakınalım ki?..”

Rusya'yla ilişkilerimizi behemehal düzeltmek zorundayız.


Salih Tuna

İşte Erdoğan ve AKP’nin yasakladığı yazı


Günyüzü görmedik; öldük bittik, tükendik; sürekli geriliyoruz, özgürlük yok, her şey yasak, nefes alamıyoruz…


Bunları ve daha bir sürü lakırdıyı dillerinden düşürmüyorlar.

Muhalif” olmak için öyle “iktidarı” köşeye sıkıştırabilecek argümanlar peşinde koşmak veya zihinsel çaba sarf etmek gerekmiyor.

Mezkur lakırdıları peşi sıra terennüm etmek yeterli.

Malumunuz, her gün vird çeker gibi “özgürlük yok veya “diktatör Erdoğan” falan diyorlar. Muhalifliğin yanı sıra müptezelliğe de yelken açanlar, “diktatör bozuntusu” diyecek kadar edepsizleşebiliyor.

Peki, “Diktatör” dedikleri ne yapıyor?

Kişilik katli derecesinde uğradığı hakaretlerden (en hafifi, Yezid, Firavun, katil) şekvacı olarak mahkemeye başvuruyor.

Müptezel muhalif takımı da anında yaygaraya başlıyor.

E tabii, “hakaret etme özgürlüğümüz elimizden alınmak isteniyor” diyecek halleri yok, “ifade özgürlüğümüz sınırlandırılıyor” diyorlar.

Bunda da, kabul etmek gerekir ki, başarılı oluyorlar.

Zira, yaygara ve tezvirat konusunda müthiş bir gelenekleri var.Menderes'i idama götüren sürece taşlar döşemek için “Öğrenciler kıyma makinesinden geçiriliyor” tezvirine imza atanların manevi sulbünden geliyorlar.

Bu ülkede hiç mi sorun yok? Yani sütliman mı her şey?

Elbette değil.

“Çatışmalı ortama” neden olan “hendek terörünü” kim inkâr edebilir?

Ne ki, bu muhalifler, çatışmasız ortamda daha çok gergindiler. Hatta içlerinden birileri, “eyvah çatışmalı ortam elden gidiyor” paniğiyle dağlara vurmuş, biraz daha savaşmaları (yani, Mehmetçik ve polis öldürmeye devam etmeleri) için adeta Kandil'in önüne yatmışlardı.

İşin aslı şu ki, bunların gerginliklerinin esas nedeni, Erdoğan ve AK Parti'nin kazanmaya devam etmesi.

Bu da sandıktan umut kesmelerine neden oluyor.

Umutsuzluk semptomları da çok ağır seyrediyor: Halkı aşağılıyorlar, sandık dışı yolları işaret edecek kadar tozutuyorlar, teröristleri alenen arkalıyorlar, ila ahir.

Gelgelelim, 7 Haziran'da olduğu gibi “blok” hesaplarıyla kazandıkları zehabına kapılınca da, sandık birden çok değerli oluyor. Gerginlikleri de anında dağılıyor, hatta “demokrat” bile oluyorlar.

İçlerinden biri, “İslamcılar dayak yemedi” diye nara atacak kadar “demokratlaşmıştı.”

Bunları biliyorsunuz.

Bir de sonradan “muhalif” olanlar var. Bunlar çok eğlenceli insanlar. En azından ben çok eğleniyorum.

Mesela, sonradan sıkı muhalif olan AKP'li Kültür eski bakanı Ertuğrul Günay bir gazetenin haber müdürüne, “Sen o haberi yapmasaydın, belki ben hâlâ bakandım!” demişti.

Bence, İdris Naim Şahin de, 17-25 Aralık ihanetinin başarıya ulaşacağına inandırılmasaydı, partisinin liderine o ihaneti yapmaz, kuvvetle muhtemel “özgül ağırlıklı” bir milletvekili veya bakan olabilirdi.

Dönemin Star gazetesi de, “Bu kupa Amerika'ya girsin” diyerekFethullah Gülen'e küfrettiği için yazılarına son vermeseydi, Ergun Babahan arkadaşımız da “muhalif” olmazdı.

Demek ki, herkesin bir “muhaliflik” hikâyesi var.

Ben en çok “Ablacığımın” hikayesini merak ediyorum. VaktiyleAbant'a gidenlere verip veriştiriyor, hiç gitmemekle de övünüyordu. Ne zaman ki, Paralel örgüt battı, “Ablacığım” da ölü balık gibiAbant'tan karaya vurdu. Artık nasıl bir hikaye veya nasıl bir çaresizlikse…

Çaresizlik de çeşit çeşit.

Öyleleri de var ki, sırf belirli bir sınıfa mensup olmak belasına “muhalif” ayaklarına yatıyor.

Sözgelimi, adam birinci sınıf mal, ama, AKP'ye çok güzel küfrediyor; anında birinci sınıf “muhalif” katına yükseliyor. Sosyal medyada bu tipler zibil gibi.

Bu tarzın piyasası acayip oluşmuş.

Adamın çektiği film iş yapmayınca “AKP işte bu filme karşı” diye haber yaptırıyor. (AK Parti'nin o filmden haberi bile yok.)

Bir başkası, 3 hafta evvel rating nedeniyle dizisi yayından kaldırılmaya karar verilince, (üstelik, Aydın Doğan'ın bir kanalı bu) final bölümünde, araya şappadak ayakkabı kutulu bir sahne yerleştiriyor, sonra da, “işte bu sahne yüzünden dizimiz kaldırıldı” diye yaygara yapıyor.

Valla güzel iş.